Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ümüzün Kuvayı Milliye Tanımı

ne mutlu türküm diyene Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askeri bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, halkın ve devletin bağımsızlığını koruyacak (silahlı) kuvvetlere (onlar) emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve halkın araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, ordu adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki, yurdu savunmaktan ve korumaktan ibaret olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya halkın kendisine kalıyordu... İşte buna KUVÂ-Yİ MİLLİYE diyoruz... 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk- TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 1. s.6

ORTADOĞU - FİLİSTİN, TÜRKİYE - İSRAİL

Yazar Kuvayi Milliye Dergisi   20 02 2007

(Kuvayı Milliye dergisinin Kasım-Aralık 200 tarihli 25. sayısından)

ABD, Almanya ve İsrail... Bu üç emperyalist güç merkezinin, ülkemiz ve diğer bağlı ülkelerdeki ortakları ile birlikte Türkiye'de ve bölgemizde  oynadığı oyunlar yaşamımızı ve geleceğimizi birinci dereceden ilgilendiriyor.Emperyalizmin ABD cephesinin yıkıcılığı ve öldürücülüğü üzerine birçok aydınımızın, araştırmacı ve yazarımızın yazı, inceleme ve kitapları pek yaygındır. Emperyalizm ve ABD; bu iki sözcük birbirleriyle özdeşleşmiş gibidir. Birini söyleyince ötekini de kastetmiş olursunuz. Ancak bu durum, emperyalizmin diğer cephelerinin göz ardı edilmesi sonucunu doğurmamalı. Emperyalizm=ABD değildir... Özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, finans-kapital holdingleri ve onların güdümündeki emperyalist devletler, dünyayı güçler dengesine göre fütursuzca paylaşıp sömürü ve talanlarını artırmak için her şeyi yapmaktalar. Bu amansız yarışta sadece mazlum halklar ve sömürülen ülkelerle savaşmıyorlar; aynı zamanda birbirleriyle de direkt ya da dolaylı boğazlaşıyorlar. Öyle ya artık nasıl olsa "komünizm tehlikesi" şimdilik de olsa ortadan kalktı...İşte böylesine olumsuz koşullarda başlattığımız Mazlum Halklar Sivil Savunma Seferberliği, hava gibi, su gibi yaşamsal bir gereksinim...Bu süreçte, emperyalizmin haylaz çocuğu İsrail, ağababasının sözünü dinlemeyebiliyor. Kendi kanlı tertip ve oyunlarını pervasızca tezgahlayabiliyor.Almanya; ABD ve İsrail'e rağmen farklı sömürü ve talan planlarını yürürlüğe sokabiliyor. Dini ve etnik bölücülüğü, insan hakları ve demokrasi maskeleriyle dayatabiliyor.Bu üç emperyalist merkezin, birbirlerinin etki alanlarına direkt ya da dolaylı tecavüzleri, insanlığı yeni bir dünya savaşının eşiğine getirebiliyor. Tüm bunların bilince çıkarılabilmesi için, bölgemizin "süper savaş mekanizması" olarak nitelenen İsrail üzerinde özellikle ve öncelikle duracağız.Halkımızla diğer Ortadoğu halklarının arasını açmak için "laik bir sömürü düzeni" temelinde tezgahlanan çevik bir darbe girişiminden Türk-Yunan, Türkiye-İran, Türkiye-Suriye savaşına, İran-Suriye seferini yapan yolcu uçaklarını Türkiye üzerinde tacize dek her türlü provokasyonun içinde olması çıkarlarının gereği kuvvetle muhtemel olan İsrail, yahudi şeriatıyla yönetiliyor. Emperyalizmin, tıpkı Hitler döneminde Almanya'ya yaptığı gibi, atom, biyoloji ve kimya dahil her türlü silahla donattığı İsrail, çoktandır bir "uç karakolu" olmaktan kurtulmak, Ortadoğu ve Avrasya'nın tek hakimi olmak istiyor... Tabii Almanya'ya da bakacağız. Berlin-Bağdat demiryolu hattından, "Turan"cı, İttihat Terakkici, işbirlikçi örgütlere, Gümrük Birliği ve AB'ye kadar, Almanya'yı da inceleyeceğiz... 

21.YÜZYIL'IN EN ETKİN SİLAHI TARIM

YAZAR KUVAYI MİLLİYE DERGİSİundefined

(Kuvayi Milliye Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2001 tarihli 29. sayısından)Parti Programına ek Geçici Madde lV

Uluslararası finanskapital tarımımızı ve hayvancılığımızı çökertiyor...Köylü üreticilerimizin sorunu ülkemizin sorunudur

Bilindiği gibi Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na bağlı kuruluşlardır. Ama sahipleri devlet değil köylü üreticilerimizdir. Kamu Hukuku’nun değil Özel Hukuk’un kapsamına girerler. Bu nedenlerle, Birlikler ve onların Tesisleri, Genel Kurul kararı olmadan  kapatılamaz, satılamaz ve özelleştirilemez.Ülkemizdeki bazı özelleştirme girişimcilerinin hep örnek diye gösterdikleri “Batı”da, tarımsal sanayi tümüyle kooperatiflerin ve onların birliklerinin denetiminde ya da elindedir. Oralarda bunlar, satılmaya ya da özelleştirilmeye kalkılmıyor. Fakat ülkemiz, son 20 yıldır bu alandaki girişimlere de sık sık sahne oluyor ve “dünyada ilk” olma yolunda hızla “ilerliyor”.Bu girişimler; değeri trilyonlarca lirayı bulan Birlik Tesisleri’nin, köylü üreticilerimizin elinden alınıp yerli-yabancı şirket ve holdinglere kaptırılmasıyla sonuçlanabilir. 1985’de denendi, olmadı. 1991’de denendi, olmadı. 1993’den beri bütün hükümet programlarının değişmez maddesi; Birlikler’in ve Tesisleri’nin tasfiyesi ya da satılmasıdır.Gerek tarım alanındaki KİT’ler, gerek Kooperatif ve Birlikler; genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasından gelen ilerici dinamizmi ve öncülüğüyle geliştirilmiş kurum ve kuruluşlardır. Böylece, büyük bir samimiyet ve iyi niyetle, köylü üreticilerimizin yakın-orta ve uzun vadeli çıkarları korunmak istenmiştir. Bu kurum ve örgütlerin kuruluş ve amaç maddelerinden de hemen anlaşılacağı gibi:1- Tarımsal KİT’ler ve Ziraat Bankası, zamanla, köylü üreticilerimizin kuracağı kooperatif ve birliklere devredilecek,2- Devlet öncülüğüyle kurulan kooperatif ve birlikler, zamanla, köylü üreticilerimizin tam inisiyatif ve güdümüne bırakılacaktı.Türkiye’de tam tersi oldu, oluyor. Yıllardır ihmal edilmiş ve siyasi iktidarların arpalığı olarak kullanılmış olan birlikler ve onların tesisleri görev yapamaz hale getirildi. Şimdi de satılarak yok edilmek isteniyor. Oysa, köylü üreticilerimizi tüccar ve özel sektöre karşı koruyabilecek başka bir örgüt ve kurum yoktur.Ortadoğu’nun en büyük, dünyanın sayılı tesislerine sahip ÇUKOBİRLİĞİN yöneticileri “Uçurumun ucundayız, düşmek üzereyiz” diyor ve “Birlikler şu anda boşlukta. Bazılarının durumu belki bizden iyidir, bazıları daha kötü. Bir kısmı uçurumun tam ucundadır, bir kısmı bir adım geride olabilir. Ama hepsi bizim gibi benzer finansman sıkıntısı içinde... Birlikler böyle kendi kaderine terk edilemez... Mutlaka kontrollu şekilde yürütmek lazım. Bugünkü şartlara uygun bir Kooperatifler Yasası öncelikle ve ivedilikle çıkarılmalıdır.” diye feryat ediyorlar.Bu sene de birlikler ucuz krediyle güçlendirilmeden ve destekleme alımı olmadan fiyatlar açıklandı. ÇUKOBİRLİĞİN her yılki hedefi, üretilen kütlü pamuğu değerine alabilmek. Üreticilerin beklediği fiyatlar, resmi çevrelerin ve tüccarların verdiği fiyatların çok üstünde. Soya fasulyesi ve yerfıstığında sorunlar ve beklentiler farklı değil. Oysa, Birliğe giren pamuk, soya fasulyesi ve yerfıstığının kabuğundan çıkan tozu dahi değerlendirilmekte, ekonomiye kazandırılmaktadır. Böyle bir entegre kuruluşun desteklenmesi ulusal bir sorumluluktur. ÇUKOBİRLİK, 50.000 köylü üretici ortağı, 6.000 işçisiyle ülkemizin önemli kuruluşlarından biridir. Birliğin ayakta durabilmesi ve içine düşürüldüğü bataktan kendine yakışır bir şekilde çıkabilmesi için; köylü üreticilerimiz ve tesislerde çalışan işçilerimiz birlik, beraberlik ve dayanışma içinde, yeniden yapılanma alternatiflerini hayata geçirip, yeni teknolojik gelişimleri ve finansal kaynak sorunlarını birlikte değerlendirerek yeni çözüm yolları üretmelidirler. ÇUKOBİRLİĞİMİZ, hem iç pazarda hem de dünyada hakkı olan yere ve etkinliğe kavuşturulmalıdır.    Halkımızın "Beyaz Altın" dediği pamuğun ekonomiye büyük katkısını ve yarattığı iş hacmini herkes biliyor. Pamuk, 6 milyonu aşkın insanımızın geçim kaynağıdır. Pamuk üreticilerimizin hayat verdiği tekstil ve konfeksiyon şirketleri her yıl 10 milyar Dolar'ın üzerinde bir gelire sahipler. Ancak, kazançlarının büyük bir kısmını banka ve tefecilere faiz olarak ödemek zorunda kalan pamuk üreticilerimiz geçim sıkıntısı ve borç-harç içinde. Bankalara ödedikleri faizler % 200'leri buldu. Tefecilerde ise faiz oranları % 500'leri geçiyor. Mahkeme ve icra kapılarında çile dolduran üreticilerimizin sayısı her geçen gün katlanarak artmakta, pamuk üreticilerimiz hızla yoksullaşmaktadır. Bir sektörün ayakta durabilmesi; ilgili bütün kesimlerin, hakkı olan kazancı sağlayabilmelerine bağlıdır. Hele üretenlerin hakkı bir takım oyunlarla elinden alınıyorsa, o sektörün yaşaması mümkün değildir. Diğer tarım ürünlerinde olduğu gibi pamukta da hızla dışa bağımlı hale gelinmiştir. Tekstil ve konfeksiyon ihracatından elde edilen dövizin büyük bir bölümü, her yıl artan pamuk ithalatına gitmektedir. Yerli-yabancı ortaklı tekstil ve konfeksiyon şirketleri için önemli olan kısa vadeli kârdır. Eğer ithal pamuk ucuzsa, alır onu kullanırlar. Ülkenin kaybettiği döviz ve yerli pamuk üreticileri onları ilgilendirmez.Bugüne kadar üreticiler, siyasi iktidarlara seslerini duyuramazken, hükümetler hep tüccarları ve yerli-yabancı ortaklı holdingleri dinlemiştir. En son olarak da, küresel krizin tekstil şirketlerini etkilemesinin faturası da pamuk üreticilerine ve birliklere yükletilmek isteniyor. Hükümetler, konuyla ilgili acele kararnameler çıkararak, birliklerin elindeki pamuğu tekstil şirketlerine peşkeş çekmek istiyor. Bu da yetmezmiş gibi, çiftçileri, örgütsel bazda değil, toprak büyüklüklerine göre ve bireysel bazda kredilendirmeyi amaçlayan hükümet uygulamaları ciddi ciddi yürürlüğe sokuluyor. Tüm bu girişimler, birlikleri yok etmeye ve üreticileri yarı köle durumuna düşürmeye yöneliktir.     Tüccar ve holdingler, sürekli olarak fiyatları yükselttiği gerekçesiyle ÇUKOBİRLİK, ANTBİRLİK ve TARİŞ'i hükümete şikayet ediyorlar. Oysa, borsalardaki fiyat hareketlerini izlediğimizde bu iddialarının gerçekle ilgisi olmadığı ortaya çıkar. Pamuk faciamızın bir başka boyutu da Gümrük Birliği anlaşmasıdır. "...gümrük birliği, adeta iğneli fıçı. Avrupa Birliği ile yapılan protokole göre, tarım ürünleri anlaşma dışı. Kendi üreticimizi koruyabilmek için bu ürünlere gümrük vergisi ve fon koyabiliriz. Ancak tarıma dayalı sanayi ürünlerinden gümrük vergisi ve fon alamayız. Örneğin işlenmemiş ham pamuk ithal edersek istediğimiz gibi vergilendirebiliriz. İşlenmiş pamuğa gelince yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Anlaşma gereği, isteyen, yüzbinlerce ton işlenmiş pamuğu bir tek kuruş vergi ve fon ödemeden ithal edebilir. Böylesine ters bir anlaşma, Türkiye'yi ithal pamuk cenneti haline getirdi. Şimdi, isteyen, dilediği kadar pamuğu sıfır gümrükle ithal edebiliyor. Hem de Türk pamuğundan çok daha ucuz fiyatla. Zira, diğer ülkelerde devlet pamuğa büyük destek veriyor. Pakistan'ın bile pamuk üreticisine yaptığı destek, maliyetinin yarısından fazla... Türkiye'de ise tam tersi bir uygulama var. Geçimini pamuktan sağlayan 4 milyona yakın insanımızın sırtından geçinmeyen yok. Tekstilcisi, konfeksiyoncusu, toptancısı, ihracatçısı... Hepsi, Türk pamuk üreticisinin hakkını keselerine, kasalarına indiriyor!.. Buna karşılık pamuk üreticimize bir tek kuruş destek yok. Yapılıyormuş gibi görünen destekler daha büyük yaralar açıyor. Hatta bu desteklerin büyük bölümü sanayicilerin işine yarıyor. Örneğin, gübre ve zirai ilaçlarda yapılan destek bedelleri zamanında ödenmediği için astarı yüzünden pahalıya geliyor." (S. Usumi). Böylece, dünya piyasalarında sürekli geriliyoruz ve eski pazarlarımızı bile kaybediyoruz."...Avrupa Birliği, Yunanistan'ın tarımına akıl almaz destekler veriyor. Milyarlarca dolar akıtıyor. Hele pamuk için aralarında özel bir anlaşma var... Yunan pamuk üreticisinin aldığı destek, kilo başına 100.000.- liraya (1996) yaklaşıyor! Türk pamuğu, (1996) borsalarımızda 165 ile 170 bin liraya satılırken, Yunan pamuğu 150 bin lirayı geçmiyor. Aradaki bu farkın nedeni; Türkiye'de yüksek enflasyon olduğu halde, devletin pamuk üreticisine destek vermemesi. Buna karşılık, Yunan üreticisinin hem kendi devletinden hem de Avrupa Birliği'nden trilyonlarca lirayı bulan destek alması!... Avrupa Birliği, Yunanistan'ın pamuk üretimini arttırması için özel bir çaba gösteriyor. 3-4 yıl öncesine kadar yıllık pamuk üretimi 100 bin tonu geçmeyen Yunanistan'da rekolte 300 bin tona (1996) yaklaştı. Avrupa'nın desteği ile sağlanacak olan bu kadar büyük üretim, gümrük birliğinin koşulları devam ettiği sürece, iç piyasalarımızı tehdit edecektir. Ne yazık ki  (tüccar ve) sanayicilerimiz de biraz daha ucuz pamuk alabilmek için bu tehlikenin gelişmesine yardımcı olmaktadır..." (S. Usumi) Avrupa Birliği kapılarında her türlü şantaja ve tecavüze boyun eğen, bütçesi sürekli açık veren, iç ve dış borçları ve onların faizleri altında ezilen, kayıt dışı ekonomisi neredeyse bütçesine ulaşmış bir ülkede "nereden para bulup da birlikleri destekleyelim? Hani kaynak?" diye sorulabilir. 1979 yılı sonuna kadar tarımın ve tarımsal sanayinin gelişmesinde başrol oynayan tarımsal KİT'ler ve Birlikler; bir taraftan aracı tüccar ve yerli-yabancı holdinglere karşı üretici köylülerimizin tek koruyucusu olarak görev yaparlarken, diğer taraftan üst örgütlenmelerini yaygınlaştırarak tesislerini geliştirmişti. Ne oldu da üvey evlat muamelesine layık görüldüler? Son 20 yıldır Türkiye'nin imkânları ve kaynakları pek fazla değişmemiş, azalıp yok olmamış hatta daha da gelişmiştir. Ancak, Batı'dan esen Globalleşme, Küreselleşme ve Özelleştirme rüzgarlarının etkisiyle şiddetli soğuk algınlığına ya da zatürreye yakalandık. Bu “hastalık”, en kötü etkisini, ciğerlerimiz, kalbimiz ve göz bebeğimiz olan KİT'ler ve Birlikler'imiz üzerinde gösteriyor. Özellikle 1983'den beri siyasi iktidarlar, bu kurum ve kuruluşları gözden çıkarmış. Onların zarar etmeleri için herşeyi yapıyor. Oysa, diğer birlikler gibi, pamuk üreticilerimizin birliklerine de çok basit ve kolay tedbirlerle finansal kaynaklar sağlanabilir. Örneğin, çırçırcıdan iplikçiye, dokumacıya, konfeksiyoncuya, toptancıya, ihracatçıya ve perakendeciye kadar uzanan zincir içinde yapılan alım-satımların büyük bir kısmı faturasız yapıldığı için, 1994 yılında tahsil edilemeyen vergi 70 trilyon liranın üzerinde. 1995 yılındaki vergi kaybı 150 trilyonu, 1996'daki 200 trilyonu, 97'deki 400 trilyonu aşmış durumda.1993 yılına kadar vergi yüzsüzlerinden ve onların siyasi uzantılarından başka hiç kimse bu vergi kaçağının farkında değildi. 1993 yılında tarım ürünlerini desteklemek amacıyla 'prim sistemi' getirildi. İlk uygulama da pamukta yapıldı. Üreticiye kilo başına 3.000.- Lira prim ödendi... Herkes sistemden memnundu. Devlet, prim olarak ödediği 4 trilyon 500 milyar Liranın karşılığında 15 trilyon Lira fazladan vergi topladı. Ancak 1994'de hükümet, yeni ürün pamuk için 1.000.- Lira prim ilan edince; aracı tüccarlar ve tekstilci-konfeksiyoncu holdingler kıyameti kopardılar. Bir yıl önce 3.000.- Lira prime karşı çıkmayanlar, enflasyona rağmen devlet 1.000.- Lira prim verince; "bu devlet işte bunun için batıyor!.. Devleti her türlü sübvansiyondan kurtaralım!.." diyerek vatan-millet edebiyatına girdiler. Sonunda mesele anlaşıldı. Neyi “kurtarmak” istedikleri açığa çıktı. Pamuğa verilen prim, yıllardır süregelen trilyonlarca liralık vergi kaçağını açığa çıkarmış. Pamuk üreticilerinin, prim alabilmek için çırçırcıdan başlattıkları faturalı alım-satım; perakendeciye kadar uzanan kayıtlı ve faturalı sistemi zorunlu kılmış. Bu durum aracı tüccar ve holdinglerin işine gelmemişti.Bu yıl pamuk üreticisine verilecek 50 bin lira prim, devlete yaklaşık 100 trilyon liraya mal olacak. Ancak, üreticiden başlayan faturalandırma, çırçırcıya, iplikçiye, dokumacıya, konfeksiyoncuya, tüccara, toptancıya, ihracatçıya ve perakendeciye kadar uzanan bir vergilendirme sistemini hayata geçirecektir. Bu da devlete 800 trilyon liranın üzerinde ek bir vergi geliri sağlayacaktır. İşte size kaynak...Birlikler, kurulduklarından beri amaçları doğrultusunda çalıştırtılmamışlardır. 1980'den beri de IMF ve Dünya Bankası dayatmaları ile tarımımızın yok edilmesi pahasına birlikler desteklenmiyor, tarım nüfusunun %10'ların altına çekilmesi istenerek şehirlerdeki işsizlik pompalanıyor. 1998'in sonunda, tekstilde baş gösteren krizin faturası gene pamuk üreticisine ödettirilmek isteniyor. Hükümet, çıkardığı kararname ile, birliklerin elindeki pamuğu, 6 ay vade ve düşük faizle holdinglere peşkeş çekmek istiyor. Kooperatif ve birlikleri devreden çıkararak, toprak büyüklüğüne göre ve bireysel kredi aldatmacasıyla birlikleri yok etmeyi amaçlıyor. Aynı tas aynı hamam, sömürüye devam... Gelelim TRAKYABİRLİĞE. Sorunlar aynı. Destekleme yok. ilan edilen fiyatlar, maliyetin altında. Ödemeler, vadeli. Köylü üreticilerimizin Trakya Birliğe verdiği ürünün karşılığını peşin alamadıktan sonra, ilan edilen fiat ne işe yarar? Ayçiçeğinin destekleme kapsamına alınmasından hiç bahsedilmiyor. Farzedelim ki iyi fiat verdiniz. Peşin ödeme yapamıyorsanız; peşin paraya ihtiyacı olan köylü üreticilerimizi, fiyatlarla dilediği gibi oynayan aracı-tüccar ve yağ fabrikatörlerinin insafsızlığına terk edersiniz.Üreticiler bu sektörde de perişan. Borçlarını ödeyebilmek için tarla ve hayvanlarını satmak ya da yüksek faizli kredi bulmak zorunda kalıyorlar. Buna karşılık aracı tüccarlar ve yağ fabrikatörleri; hem piyasa fiyatlarının altında ayçiçeği alarak, hem “kaç ben kurtarayım” deyip köylü üreticileri yüksek faizle borçlandırarak ve hem de bir sonraki yılın ürününe ipotek koyarak trilyonlarca lira kazanıyorlar.Üreticiler böylesine perişan edilirken tüketici ne durumda? Türkiye’de yıllık yağ tüketimimiz (1996) 1,2 milyon ton. Yıllık toplam yağ üretimimiz ise yaklaşık 500.000 ton. Bunun 250.000 tonunu ayçiçeğinden, 150.000 tonunu pamuktan, 50.000 tonunu zeytinden, kalanını da soyadan, hayvanlardan vs. elde etmekteyiz. Buna göre, Türkiye’nin yıllık sıvı yağ açığı 700.000 tondur. Bu açığı ithalatla karşılıyoruz. Yağ ithalatı için 1995'de 623 milyon dolar döviz ödedik. Buna, ayçiçeği, pamuk ve soya küspesi için ödediğimiz 72,2 milyon doları da eklersek; bu rakam 695 milyon doları geçer. Bunun TL. karşılığı 62,5 trilyon liradır. 1996 yılında yağ ithalatı için 1 milyar dolar ödedik. Bu; tüm tüketicilerimizin payına düşen “yağlı kazık”tır.Görüldüğü gibi; ayçiçeği meselesi, TRAKYABİRLİĞE rağmen, köylü üreticilerimizin perişan edilişinden de öte, ulusal bir sorunumuzdur. Bu; Türkiye’nin yerli-yabancı tekellere nasıl soydurtulduğuna sadece bir örnektir. Oysa Türkiye, dünyanın sayılı tarım ülkelerinden biridir. Buna rağmen buğdayı, eti, sütü mısırı, pamuğu, ayçiçeğini, şekeri ithal etmek zorunda kalışımızın nedenlerini sorgulamalıyız. Özellikle son 20 yıldır uygulana gelen ekonomi-politikalar, köylü üreticilerimizi örgütsüzleştirmiştir. Var olan kurum, kooperatif, birlik ve işletmeler görev yapamaz hale getirilmiş ya da yok pahasına satılmıştır. Korumasız ve güçsüz kalan köylü üreticilerimiz yeterli ekim yapamaz duruma düşürülürken, yerli-yabancı şirket ve holdingler kârlarına kâr kattılar.Sorunların çözümü zor ve imkânsız değildir. Tarımı ve köylü üreticilerimizi özendirecek, örgütlü ve gelişkin teknolojiye dayalı tarımı yaygınlaştıracak acil önlemler alınmalıdır. Üreticiler vergilerini kendi kooperatif ve birliklerine yatırmalı, kooperatif ve birliklere üretimi ve ihracatı teşvik primi ve de vergi iadesi uygulanmalıdır. Köylü üreticilerimiz, özerk ve demokratik bir yapıya kavuşturulmuş kooperatif ve birliklerinde hür inisiyatif ve güdüm, söz ve karar sahibi olmalıdırlar. Özellikle 1980 yılından beri uygulana gelen müdahaleci ve özelleştirmeci politikalar geriletilmelidir, durdurulmalıdır. Kaynak sorununu çözebilmek için, daha fazla zaman kaybetmeden, tüm birliklerin ortak sayıları oranında katılımıyla ve onların söz ve karar sahibi olduğu KOOPERATİFLER BANKASI  kurulmalıdır.Bu genel önlemlerin yanında, örneğin sıvı yağ açığımızı kapatabilmek için; ayçiçeği üretimimizi 2 milyon tona çıkarmamız yeterlidir. 1989 yılı ayçiçeği üretimimiz 1.250.000 tondu. 1995’de 600.000 tona, 1996'da 500.000 tona düştü. Oysa, bırakalım genel ekonomi-politik köklü tedbirleri, çok basit özendirici tedbirlerle 5-6 yılda üretimimizi 2-3 milyon tona çıkarabilirdik. Böylece; uluslararası yağ tekellerine ödeyeceğimiz milyarlarca  dolarlık dövizle birliklere düşük faizli kredi sağlayabilir, yeni tarım teknolojilerini ve tarım sigortasını hayata geçirebilirdik. Yoksulluğu kader olmaktan çıkarıp,  üreticilerimizin ve tüketicilerimizin ezilip sömürülmesini nispeten hafifletebilirdik.Tüm tarımsal birlikler, iştigal alanına ve aldığı tarım ürününün cinsine göre desteklenmelidir. 1994 yılında hububat, şeker pancarı ve tütünün dışındaki tarım ürünleri destekleme kapsamından çıkarıldı. Oysa destekleme, yöresel ve "siyasi" bir tercih olmamalıdır. Gene 1994 yılında çıkarılan bir Kanun Hükmünde Kararname ile hükümet; birliklere değil, taban fiyatını belirlediği tarım ürününün çiftçisine bireysel kredi verme usulünü getirmiştir. Fakat bu uygulama, bugüne kadar kimseye kredi olanağı sağlayamadığı gibi tarımsal birliklerin çöküşüne neden olabilecek ortam yaratmıştır. Geçtiğimiz günlerde hükümet, köylü üreticilerin toprak büyüklüklerine göre kredilendirmesini yeniden gündeme getirdi. En az destekleme alımı kadar hayati önem taşıyan düşük faizli kredilendirme; destekleme alımlarından önce ve mutlaka tarımsal birliklere verilmelidir. Daha fazla zaman kaybetmeden, bu yönde bir yasa değişikliğine gidilmelidir.        Benzer sorunlar ve çözüm yolları sadece ÇUKOBİRLİK ve TRAKYABİRLİK için değil, FİSKOBİRLİK, KARADENİZBİRLİK, ANTBİRLİK, GÜNEYDOĞUBİRLİK, GÜLBİRLİK ve KOZABİRLİK gibi tüm Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri için de geçerlidir.Örneğin; Artvin'den Zonguldak ve Bolu'ya kadar uzanan coğrafyada yaşayan 8 milyonu aşkın vatandaşımız için hayati önem taşıyan FİSKOBİRLİK. Milyonlarca fındık üreticisi ve yöre halkı, geçen yıllarda yaşanan "fındık faciaları"nı bile aratacak daha da ağır yeni felaketlerle karşı karşıya.Pamuk ve tütün üreticilerimizin pamuk yakma eylemleri gibi, fındık üreticilerimizin de fındığı denize dökmesi gündeme getirilmektedir. FİSKOBİRLİĞİN destekleme alımlarının kampanya sonuna kadar devam edebilmesi için, ucuz kredilerle güçlendirilmiş olması gerekir.Bu saydığımız önlemler alınmadığına göre, gelecek felaketi görebilmek için kahin olmaya gerek var mı? Oysa, dünyada en fazla fındığı biz üretiyoruz. FİSKOBİRLİĞİMİZ, iç pazara tamamen hakim olmalı ve ihracatını hızlandırıp dünya fındık piyasalarına damgasını vurmalıdır. Bu da ulusal bir sorunumuzdur. Unutmamalıyız ki; "Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlıktan bahsedilemez!"Hele işçi sınıfımızla öz kardeş olan köylü üreticilerimizin arasına nifak sokmaya kalkmak; toplu iş sözleşmesi döneminde, “benim köylümün parasını işçiye yedirtmem” diyerek, Taban fiyatları açıklanırken de “benim işçimin parasını köylüye yedirtmem” diyerek "Böl! Parçala! Yönet!" politikalarıyla halkımızı "kamplara ayırmaya" çalışıp "bölücülük" yapmak; Anayasal bir suçtur. Hükümetler bu suçu sık sık işliyor. Tarım ürünleri taban fiyatları açıklanırken “Bu para milletin cebinden çıkıyor! Çiftçiye yüksek taban fiyatı verirsek, yarın kamu çalışanlarına ve işçilerine ödeyecek para bulamayız! Enflasyon canavarı hepimizi yutar!” diyorlar. Kamu toplu iş sözleşmeleri ya da asgari ücret görüşmelerinde ise aynı gerekçeyi işçilere getiriyorlar; “Kan emicilere zam yok!” diyorlar.  Hep örnek verilen “Batı”da devlet, köylü üreticilere ve onların örgütlerine karşılıksız yüzlerce trilyon yardım yapıyor. Oralarda tarım, geniş olarak kooperatifler, onların birlikleri ve sanayi işletmeleri tarafından yapılıyor. Tarım üretimi, ticareti ve ihracatı bu birliklerin elinde. Bizde ise tam tersine. Kökü dışarda bir avuç aracı tüccar ve holding sahiplerinin çıkarları uğruna tüm ülke ve millet açlığa ve sefalete mahkum ediliyor.Şu sorulara verilecek cevaplar, sorunların çözümünü netleştirecektir inancındayız.* Konuyla ilgili olarak Ziraat Odaları’nın ve diğer ilgili demokratik kitle ve meslek örgütlerinin görüş ve talepleri neden dikkate alınmaz?* Çukobirlik, Fiskobirlik, Trakyabirlik, Karadenizbirlik, Antbirlik, Guneydoğubirlik, Gülbirlik ve Kozabirlik gibi tüm tarım satış kooperatifleri birlikleri düşük faizli kredilerle sürekli neden güçlendirilmez?* Tüm tarım ürünlerine üretim ve ihracat primi neden sürekli uygulanmaz?* Tüm tarım ürünleri sürekli destekleme kapsamına neden alınmaz?* Üretim konularına göre tüm tarım üreticilerimize, bir sonraki yıl için enflasyon ve alım teminatı neden verilmez?* Gübre destekleme ve ilaçlama bedelleri neden ödenmez?* Devlet ve siyasi iktidarlar her yerde “libaralizm”i savunuyorlar da, birliklerin özerk ve demokratik bir yapıya kavuşmasına neden şiddetle karşı çıkıyorlar?* Her hükümet değişikliğinde Genel Müdür’den odacıya, İşletme Müdürü’nden üretim şefine, hatta ilgili sendikanın şube yönetiminden delegesine ve işyeri temsilcisine kadar uzanan kadro ve personel “yenileme!” girişimleri; hangi “ekonomi ve üretim modeli teorisi”yle izah edilebilir? Böyle bir “değişim!”, üretimin ve teknolojinin gelişmesine nasıl bir “katkı!” yapacak? Bu “katkı”dan kimler nasıl yararlanacak?KUVAYI MİLLİYE’NİN BİLDİRİSİİŞÇİ SINIFI, ÜRETİCİ KÖYLÜ KARDEŞLERİYLE BİRLİK VE DAYANIŞMA İÇİNDEDİR...TİGEM, DEVLET ÜRETME ÇİFTLİKLERİ, BİRLİKLER VE ONLARIN TESİSLERİ SATILAMAZ! ŞİRKETLEŞTİRİLEMEZ! ÖZELLEŞTİRİLEMEZ!KAYNAK SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN KOOPERATİFLER BANKASI KURULMALIDIR.KÖYLÜ ÜRETİCİLERİMİZİN, KENDİ TARIM SATIŞ KOOPERATİF VE BİRLİKLERİNDE KAYITSIZ ŞARTSIZ SÖZ VE KARAR SAHİBİ OLMA TALEPLERİNİ DESTEKLİYORUZ.KÖYLÜ ÜRETİCİLERİMİZİN KURDUĞU TARIM SATIŞ KOOPERATİF VE BİRLİKLERİ, ÜRETİCİ ORTAKLARIN İNİSİYATİF VE GÜDÜMÜNDE, ÖZERK VE DEMOKRATİK BİR YAPIYA KAVUŞTURULMALIDIR.BİRLİKLER; SİYASİ İKTİDARLARIN ARPALIĞI OLMAKTAN KURTARILMALI VE UCUZ KREDİLERLE GÜÇLENDİRİLMELİ.DESTEKLEME ALIMLARI VE PRİM BAŞLATILMALIDIR!GENEL MÜDÜRLERİ BİRLİK YÖNETİM KURULU ATAMALI.PRENSİPSİZ “DESTEKLEME ALIMLARI”NIN VE YANLIŞ EKONOMİ-POLİTİK UYGULAMALARIN DOĞURDUĞU “KARA DELİK” YA DA “KAMBUR”LAR BİRLİKLERE YÜKLENEMEZ!SİYASİ İKTİDARLARIN; VURDUMDUYMAZLIKLARINA, “PARAYI VERİYORSAM DÜDÜĞÜ DE ÇALARIM!” EĞİLİMLERİNE, “OLMAZSA SATAR KURTULURUM!” ÇALIMLARINA VE YERLİ-YABANCI ŞİRKETLERİN ACIMASIZ REKABETİNE KARŞI DURABİLMEK İÇİN: BİRLİK YÖNETİMLERİNİN HER KADEMESİNDE ÜRETİCİ ORTAKLARIN HÜR İNİSİYATİFİ VE GÜDÜMÜ YAŞAMSAL BİR İHTİYAÇTIR.TÜM BU İLKELER DOĞRULTUSUNDA; HAZIRLANMIŞ-HAZIRLANACAK ARAŞTIRMA, İNCELEME VE RAPORLAR, YÖNETMELİK VE YASA TASARILARI ZAMAN KAYBETMEDEN TARTIŞILIP NETLEŞTİRİLMELİ, BUNLARIN YASALAŞIP YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ İÇİN MÜCADELE EDİLMELİDİR.BAŞTA GAP BÖLGESİ VE PROJESİ OLMAK ÜZERE TÜM HAYVANCILIK VE TARIM TOPRAKLARI, KAMU DESTEKLİ, DEMOKRATİK VE MERKEZİ BİR PLANLAMAYLA, KOOPERATİFLERDE VE BİRLİKLERDE ÖRGÜTLENMİŞ-ÖRGÜTLENECEK KÖYLÜ ÜRETİCİLERİMİZİN İNİSİYATİF VE GÜDÜMÜNE DEVREDİLMELİDİR. KÖYDEN ŞEHİRE GÖÇ VE TARIM ALANLARININ BOŞALTILMASI, DEMOKRATİK YOLLARLA VE EKONOMİK ÖZENDİRMEYLE ÖNLENMELİ, ŞEHİR VAROŞLARINDAN KÖYLERE GÖÇ CAZİP HALE GETİRİLMELİDİR.ŞİRKET VE HOLDİNGLERİN TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZI GASP ETMESİNE SEYİRCİ KALMAK HALKA VE VATANA İHANETTİR.HALKIMIZ KENDİ BUĞDAYIMIZDAN ÜRETİLMİŞ EKMEĞİ SATIN ALAMAZ, ÜLKESİNDE ÜRETİLEN ETİ, SÜTÜ, YUMURTAYI YİYEMEZ DURUMA DÜŞÜRÜLMEK ÜZERE. TEMEL GIDA ÜRÜNLERİYLE TÜM TARIM VE HAYVAN ÜRÜNLERİNİ ÇOCUKLARIMIZA UNUTTURMAYA KALKANLARDAN HESAP SORMAMAK HALKA VE VATANA İHANETTİR.PATATESTEN ŞEKER PANCARINA, TÜTÜNDEN PAMUĞA TÜM TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZ YAŞAMSAL STRATEJİK VE ULUSAL DEĞERLERDİR. ONLAR DA TIPKI EGEMENLİK GİBİ, ULUSUNDUR... 

DEMOKRATİK CUMHURİYET

Yazar Nezih Gençler   

20 02 2007

(Kuvayı Milliye dergisinin Mart-Nisan 1998 tarihli 9. sayısının başyazısı olarak yayınlanmıştır.)

OLMAK YA DA OLMAMAK

Çöküşe, yozlaşmaya, "devİrimci sÜsyalizm"e, sivil toplumculuğa, laiklik ve bağımsızlık düşmanlarına, kitle particiliğine, barikat-tarikat-fraksiyon-povokasyon yangınına, bölücülük-grupçuluk ve her türlü şovenizme, işsizlik ve pahalılık cehennemine, baskı ve sömürüye karşı DEMOKRATİK CUMHURİYET programlı İl Kuvayı Milliye Meclisleri ve Türkiye Kuvayı Milliye Meclisi halkımız tarafından örgütlenmelidir. Dergimizin ilk sayısından başlayarak her sayımızda çığlık çığlığa yinelediğimiz "bu davet bizim". Çünkü "bu memleket (,bu halk) bizim".

Emperyalizm, uluslararası ortaklı şirketlerinin dengesiz oburluk "yetenek"lerine göre dünyaya ve insanlığa yeni düzenler dayatıyor. Bunun bir gereği olarak da Batılı "dost" devletler sömürü alanlarını genişletebilmek ve yeniden paylaşabilmek için askeri-sivil her yolu deniyor.

"Dost"umuz ABD, hem Avrupalı, hem de doğulu bir konumda ama %100 kendine bağımlı bir manda Türkiye istiyor. Bunun için "ılımlı islam-ılımlı türk" sentezli sömürge faşizmleri ve bölgesel savaşlar örgütlüyor. Amerikan mandacıları "laik ve çağdaş bir sömürü düzeni" için "Netekim Atatörkçü" ya da "ülkücü-milliyetçi" maskelerle cumhuriyet kurumlarımızın ve cumhuriyetçi örgütlerimizin başını bağlamaya çalışıyor. Amaç; "Batılı anlamda demokrasiyi yaymak!" "Amerikan değerlerini ve yaşam biçimini koruyup geliştirmek!"

Avrupalı "dostlar" ise, Türkiye'ye, Avrupa'da değil, Ortadoğu ve Asya'da roller biçiyor. Öncelikli amaçları, "demokrasi" adı altında sosyal devletleri, vatanları ve ülkeleri bölmek ve parçalamak. Alman güdümlü şeriatçısı, liberali, sosyal demokratı ve süsyalistine kadar sağlı-sollu örgüt ve gruplar, ulusal güçlere ve cumhuriyetçilere karşı "omuz omuza". "İslam-Türk Sentezi" yıpranınca, emperyalist provokasyonlar bu "iki ayak" üzerinde duramaz oldu. Üçüncü bir payanda gerekti. Almanya imdada yetişti ve düğmeye bastı. Demirellerin "inatla hürriyetçi demokrasinin ve hür parlamenter düzenin bekçisiyiz!" sloganına uygun olarak "inadına özgürlük ve demokrasi"yi "hemen! şimdi!" isteyen "devrimci" görünümlü zıpçıktılık "hemen" devreye sokuldu. "Türbana Özgürlük!" hem "inadına" hem de "hemen şimdi" olunca, emperyalist güdümlü sollu-sağlı medya, bu "Hürriyet" "sos"lu arabesk salatayı ilk haberle ve manşetten verdi. "İŞTE ÖZLENEN TABLO BU!" idi.

Ülkemizde ve bizimki gibi ülkelerde Amerikan, Alman, Japon v.b. emperyalist güdümlü, "kökü dışarda" şirketlerinin menfaatlerini ülkenin ve halkın çıkarlarının önüne koyarak ulus dışına düşmüş, vatan-millet satıcısı sermayedarlar ile halkına ve ülkesine yabancılaşmış, emperyalist gizli servislerin doğrudan ya da dolaylı hizmetinde, her türlü yenilik ve demokratik cumhuriyet düşmanı sağlı-sollu çeteler el ele ve görev başındalar.

İnsanlığa ve Yaşama Düşman Güçler:

Yeni Sevr dayatmaları; emperyalizme bağımlı etnik, dinsel, kültürel, bölgesel "Middle East - Anatolia - Avrasya" federasyonları; Boğazlar'ımıza ve denizlerimize "uluslararası bir statü" verilmesi planları; Cumhuriyetimiz'in 1919 ve 1960 ruhunu yoketme çabaları; özelleştirme, globalleşme ve küreselleşmeye karşı ulusal değerleri savunmakta ikircikli davranışlar; cumhuriyetsiz bir Ortaçağ "demokrasi"si ya da "Osmanlıcılık" talepleri; dün İngiliz emperyalizminin M.K. Atatürk'e "bolşevik Kemal" dediği gibi bugün Kemalistleri sosyalistlikle "suçlama"lar; çağdaşlaştırılıp düzeltilmiş bir "Atatürkçülük" ya da ("bolşevik Kemal" niyetine) "faşist Kemal" söylemleri; tam bağımsızlığın çağdışı sayılması; Gazi M. K. Atatürk'ün halkçılık programı görmezlikten gelinerek, halk için halkla birlikte ve halk tarafından örgütlenmenin küçümsenmesi; ulusal demokratik, laik, bağımsız, halkçı ve devrimci bir sosyal hukuk cumhuriyeti prensiplerinin sulandırılması ya da örneğin sadece laikliğin öne çıkarılması; "laik ama bağımlı, laik ama yerli-yabancı ortaklı holdinglerden yana, laik ama özelleştirmeci" çifte telli oyunları, "laik bir cumhuriyete evet ama ulusal, demokratik, devrimci ve halkçı bir sosyal hukuk cumhuriyetine hayır!" talkınları; demokrasi, cumhuriyet ve politikayı dar parlamenterizm çerçevesine sıkıştırma çabaları; lionsundan rotaryenine, şeriatçısından bölücüsüne kadar "toleranslı bir diyalog" öneren sivil toplumculuğun, emperyalizmin bir oyunu olduğunun görmezden gelinmesi; ilkesiz birliklerin ve kuru kalabalıkların yarardan çok zarar doğurduğu, "demokrasi, katılımcılık, birlik, beraberlik" ve "hepimiz ilerici-demokratız" şablonlarının altında nasıl fraksiyonlaşılıp provokasyonlara ve daha şiddetli bölünmelere, kemikleşmelere ve parçalanmalara neden olunduğu malumken, "aman birleştirici olalım, sekter tavır içinde bulunmayalım, zaten kaç kişiyiz, asgari müştereklerde kucaklaşalım" dilekleri; "inadına" "halklara özgürlük"; "inadına" her şey (yani hiçbirşey); şeriata, emperyalist demokrasi ve özgürlüğe duyulan "inadına aşk!" "İnadına devrim, demokrasi ve sosyalizm; hemen şimdi" (beş dakika sonra olsa almaz mısın? Ya da "alıp da kaçar mısın?"); "Amerika Defol!" (Hoşgeldin Almanya) özlemleri; TEMA şarlatanlıkları gibi, Osmanlının sömürgeleşmesinde önemli rol oynayan "vakıf" enflasyonunun tekerrürü: Tüm bu eğilimler, TÜSİAD'ın, yerli-yabancı ortaklı holdinglerin, büyük emlak sahiplerinin, büyük tüccar ve rantiyenin "resmi söylemi" ile çakışıyor.

"Sol Güç Birliği":

 CHP'li ya da DSP'li müteahhit, politika kumarbazı, siyaset ağası cici beyler ve hanımlarla; Ertuğrul Kürkçü gibi birini bile "aşırı solcu" bulan göbekçi, ortayolcu ÖDP'li libarellerle; ya da şimdilik üç partiye de "eşit uzaklıkta" durmaktan politik yarar uman seçkin, "birleştirici" ve "reel politiker" potansiyel "liderler"le; tüm bunların yardımcı ve danışmanlarıyla (uzun yıllar "tanınmış" isimlerin altında-yanında ezilmiş olmanın verdiği kompleksle tarihe geçmenin fırsatını kollayanlarla); MDD'nin (Milli Demokratik Devrim) 80 yıl önce "Menşevizm" adı ile mahkum edilmiş ve tarihin çöplüğüne atılmış olmasına rağmen, sanki tek başına olanaklıymış gibi ekonomi-politik köklerinden kopuk bir laikliği, emperyalizle et ile tırnak olmuş yerli holdingleri temize çıkarırcasına, siyasi kişilere endeksli romantik-nostaljik bir "Bağımsızlığı" timsah gözyaşlarıyla özleyen, halktan kopuk "asker-sivil-bürokrat KADRO"ların ve (Mihri Belli gibi, "bir o yana bir bu yana" yalpalayan) diğer tükenmiş "solcular"ın öncülüğünde bir güçbirliği, halkımıza karşı suç birliğine kalkmaktır, onların kirli ellerini yıkamalarına zemin hazırlamaktır.

Meclis'e "sağlıklı cumhuriyetçiler" sokmanın yolu; CUMHURİYET sözcüğünün ve kavramının içindedir. CUMHUR: HALK demektir. Evet, Meclis'e de girmek gerek. Ama örgütlü halkın gücüne dayanmayan, işçilerin, köylülerin, memurların, küçük sanayici ve esnafın örgütlü denetiminde olmayan her "vekil" emperyalizmin ve "yerli" ortak larının kuklası olmaya mahkumdur.

İnsanlık ve Yaşam Düşmanlarının Güçbirliği:

İşsizlik, pahalılık, özelleştirme ve irtica halkımızın somut dertleridir. Bu dertleri başımıza musallat edenler; sayıları yüz aileyi geçmeyen, yabancı ortaklı "yerli" holdingler ve onların tüm Anadolu'da bayiliğini ve taşeronluğunu yapan yaklaşık bin ailelik aracı tüccar ve de bu binyüz ailelik azınlığın etkili ve yetkili olduğu, iktidarlı muhalefetli siyasi partilerdir. Bunlar; 40'lı yıllarda "Demirkırat Cephesi"yle, 27 Mayıs öncesi "Vatan Cephesi"yle, 70'li yıllarda "Milliyetçi Cephe"yle, 80'li yıllarda "Dört Tabanlı Parti"lerle halkımıza ve ülkemize karşı sömürü ve talan cepheleri oluşturdular.

Son yılların verdiği rahatlıkla, fütursuzca sağda-solda çeşitli karma cepheler kurarak halkımızı ve ülkemizi sonsuza ve sonuna kadar köleleştirip sömürmenin daha "verimli" yollarını deniyorlar.

Ekonomik, politik, sosyal ve kültürel bağımsızlığın modasının geçtiği, halkçılığın ve kamu yararının bittiği, halkın ekonomik, politik, sosyal ve kültürel çıkarlarını savunabilmesi için örgütlenmesinin gerekmediği, özgür bireylerden oluşan küresel bilgi toplumunun, dünyada cumhuriyetsiz bir yeni demokrasi kurarak tüm sorunları çözeceği gibi yüz yıllık temcit pilavları yeni adlar altında ısıtılıp önümüze sürülüyor.

Sivil Toplum Kuruluşları, Sivil ve Bireysel Yurttaş Girişimleri, Merkez Sol ve Merkez Sağın Birleşmesi, İslam-Türk-Sol Sentezi, CHP-ÖDP-HADEP ittifakı, DSP-Fethullahçı flörtü, "suya sabuna" dokunmayan, sırf şeriata karşı, Cumhurbaşkanı'nı, yerli-yabancı ortaklı holdingleri ve medya patronlarını da içine alan ittifaklar, MGK'ya karşı ittifaklar, "yerinden ve yerel yönetimin güçlendirilmesi", federasyon, iki dereceli seçim, başkanlık sistemi için iş ve güçbirliği arayışları; tüm bu "yeni" tip cepheleşmeler, emperyalizm ve yerli ortaklarının sömürü düzenine dolaylı ya da dolaysız olarak hizmet ediyorlar.

"Emekçi" ya da "Emek Cephesi":

"İşte bu ahval ve şeraitte" yalnızca halkımıza ve kendimize güvenebiliriz. Başta işçi sınıfımız olmak üzere köylü üreticilerimizin, dar gelirli memur, esnaf ve küçük sanayicilerin somut ve güncel sorunlarını çözebilecek, halkla birlikte, onun tarafından ve onun için bir güç birliği örgütlemeliyiz. Adı ne olursa olsun, gücünü halktan almayan ve işçilerimizin, köylülerimizin, memur ve esnafımızın birliğiyle oluşmamış bir güç birliği, halkımızın ve ülkemizin karşısındaki cepheye hizmet edecektir.

Soyut, halkın güvenini yitirmiş, yıpranmış ve halktan kopmuş bir "SOL" ile ancak darülacezede birleşilebilir. "Sol" siyasi partiler bir yana, günümüzde işçi-memur-esnaf konfederasyonlarının yönetimleri bile birim örgüt, şube ve taban üyelerinden kopuk ve etkisiz durumda bitkisel hayat sürmekteler. Onlara güvenerek kurulacak bir cephe ile, kof bir yalancı pehlivan kadar bile minderde kalınamaz. Çünkü o yalancı pehlivan, kofluğunun farkında olduğu için kaçak güreşip zaman kazanarak kofluğunu belli bir süre rakibinden gizleyebilir. Oysa, emperyalizm ve yerli ortakları, demokratik kitle-meslek örgütlerimizin üst yönetimlerinin "suni tenefüs"le yaşatıldıklarını herkesten iyi biliyor.

Onun için öncelikle ve ivedilikle fabrikalarda, rafinerilerde, santrallarda, limanlarda, tarlalarda, cumhuriyet kurumlarında, işletmelerinde, tesislerinde, üretici ve tüketici birliklerinde çalışan ve üreten insanlarımızla, onlardan kopmamış sendika, kooperatif, dernek ve siyasi parti şubeleriyle bölgelerden başlayarak güçbirliğini oluşturmalıyız.

Bunun adı da "Emekçi Cephesi" veya "Emek Cephesi" olamaz. "Emekçi" ile anlatılmak istenen; işgücünden başka satacak veya kiraya verecek bir şeyi olmayanlar, işçilerdir. Bunların zaten durumları ve çıkarları bir. İşçi sınıfımızın ekonomik-demokratik hakları, eşit işe eşit ücret bütünlüğü, kadın-erkek işçi eşitliği, kapsam dışı vb ad altında işçi aristokrasisinin yarıtılmaması, taban ücret iyileştirmesinin sağlanması birlik ve bütünlük içinde davranılması, hatta işçi sınıfının siyasi birliğinin sağlanması için mücadele edilebilir. Tüm bunlar için işçi sınıfı içinde bir cephenin kurulması gerekmez. Eğitim, örgütlenme, eşgüdüm vb komiteler kurulabilir. İşçi sınıfının cephesi de ordusu da gene kendisidir.

"Emek" ya da "Emekçi Cephesi" derken, kastedilen böyle bir sınıf içi koordinasyon değilse (ki kastedilenin o olmadığı herkesçe biliniyor), o halde bu cephenin adı neden "Emek Cephesi"?

Cephe; durum, çıkar ve öncelikleri bakımından az ya da çok birbirlerinden farklılıklar gösteren sınıf, tabaka veya kesimler arasında ortak bir amaç için kurulan ve adıyla da amacını belirleyen bir güç birliğidir. O ad ve amaç, cephenin her ortağı için yaşamsal önemde, kolayca anlaşılabilir, toplumun gelenek-göreneklerine ve orijinalitesine uygun olmalıdır. Cephe kurulmadan önce de örgütler o amaç için mücadelelerine her durumda devam ediyor ve edeceklerse, o cephenin etkinliği, sürekliliği ve başarı olasılığı çok yüksektir. Bir cephenin adı ve amacı belirlenirken, "aman öteki ortak gücenmesin, cepheden kopmasın" anlayışından uzak durulmalıdır. O adın ve amacın; ortakların üye tabanının somut gereksinimlerinden çıkmış, onlara yabancı olmayan, dolayısıyla taban destekli ve her ortak için vazgeçilemez olması, o cephenin güçlülüğünün ve amaca ulaşıncaya kadarki sürekliliğinin garantörüdür.

"Emek" ya da "Emekçi" adı ve bu kavramları çokça kullananların kamuoyunca algılanabildiği kadarıyla amaçları; az topraklı veya orta boy köylü üreticiler, memur, esnaf ve küçük sanayiciler ve de onların siyasi uzantıları için yaşamsal mı? Hayır. Tam tersine, onların büyük çoğunluğu için ya entel bir süs ya da bir "aşırı uç söylem". Hatta bu kavramlar işçi sınıfımızın çoğunluğu açısından da soyut ve yıpranmış değil mi? Marks-Engels'e göre emek; işgücünün iş süresince maddeleşmiş ve mal haline dönüşmüş şeklidir ve işverenin malıdır. İşçinin sahibolduğu şey işgücüdür. İşçi işverene emeği satmaz, işgücünü satar. Zira emek henüz oluşmamıştır. O, üretim sonucunda yaratılacak üründür. Ürün de, ürünün fiyatı da işçiyi ilgilendirmez! Üstelik, işveren, henüz ortada göremediği bir şey için zırnık koklatmaz. Ama işçi kanıyla canıyla işverenin karşısındadır. Ücret; işçinin çalışma gücü, işgücü karşılığında, işveren tarafından kendisine ödenen paradır. 60'lı yıllarda "Sol Yayınları"nın (Engels'in konuyla ilgili önsözüne rağmen) yanlış çevirisiyle "emek" ve "emekçi" diye kullanageldiğimiz bu kavramların aslı İŞGÜCÜ ve İŞÇİ (işgücü sahibi, işgüççü, iş-güç sahibi) olmalıdır. Aydınlarımız, "emek" derken, aslında işgücünü kastediyor. Halkımız, pek doğru olarak işsizlere; "işi gücü yok, evde oturuyor" der. "Emeği yok" demez. Çalışanlara da; "iş güç sahibi) der. Halkımıza göre çalışmak; gücünü göstermek, piyasaya sunmaktır. "Emek sarfetmek", "emeği geçmek" kavramları; daha çok, işgücü karşılığında aldığı ücreti tüketerek kendisine ve çevresine sağladığı fayda ve yarar için kullanılır. İşverenin elinde sermaye olarak biriken emeğin küçük bir bölümü olan ücreti alan işçi, işgücüne karşılık olarak bir miktar birikmiş emek almıştır. "Emek en yüce değerdir" ya da "Emek Kutsaldır" gibi tümcelerde kastedilen işgücüdür. Yoksa sermayenin kutsallığı, toplumlar tarihinin çok kısa bir bölümüne, kapitalizme özgü geçici bir durumdur.

İşçi sınıfımız, böylesine bir yanlışlığı belki sınıf güdüsüyle farkederek yada emek ve emekçi diye sosyalizm adına yapılmış ve yapılan yanlışlara tepki olarak bu kavramlarla barışamıyor.

Tüm bunlar bilinmiyor mu? Neden "Emek Cephesi" diye tutturuluyor? Evrensel cephe örneklerinde de böyle bir dar açıya rastlanmıyor. "Faşizme Karşı Birleşik Cephe", "Ulusal Kurtuluş Cephesi", "Halk Kurtuluş Cephesi" gibi güçbirliklerinin, her ülke şartlarına ve gelenek-göreneğine göre değişen ama mümkün olan en geniş halk yığınlarını kucaklayan bir yapısı vardır. Bizim yiğit halkımızın da bulup geliştirdiği cephe KUVAYI MİLLİYEdir.

"Sol Güçbirliği" ve "Emek Cephesi" önerilerini dile getirenler, tüm iyi niyetlerine rağmen, slogan atmakla iş biter zannediyorlar. Türkiye orjinalitesini kavrayamadıkları için, düşünce ve davranışları "müslüman mahallesinde salyangoz satmak"tan öte bir anlam ifade etmiyor ve kendi ülkelerinde turist kalıyorlar. Kısaca abesle iştigal ediyorlar.

Buna rağmen, geçtiğimiz günlerde illerde kurulmaya başlayan Kuvayı Milliye ya da Ulusal Güçler Meclisleri'nin içinde-önünde yer almaları çok sevindirici. Ancak, Kuvayı Milliye'nin Batı ve Doğu Balkanlar, Türkiye ve Ortadoğu için ne demek olduğunu, gücünü ve yaşamsal önemini henüz kavrayabilmiş değiller. Kavrasalardı, işe özeleştiri ile başlarlardı. Tarihsel süreçte Türk Ordusu ve Stalin konularında da, geçmişteki "teori"lerini değiştirdikleri anlaşılıyor. Ancak gene bir özeleştiri yok. "Aheste Çek Kürekleri Mehtap Uyanmasın" mı?

Eleştiri ve özeleştiriden korkmamalıyız. Yeter ki eleştiri; eleştiri ve özeleştiri silahının eleştirilip yasaklanmasına varmasın, doğru yerde ve zamanda yapılsın. Eleştiri, insanı yok etmez, insanların yanlışlık ve eksikliklerini, okşamadan ve kaşımadan yok eder. Eleştiri ve özeleştiri ile insan yanlış eğilim, zaaf ve hastalıklarından kurtulur,  güçlenir.

Örgütlenme ve program önerilerimizi ilk sayımızdan beri, 16 aydır çığlık çığlığa yineliyoruz: "HATT-I MÜDAFAA YOKTUR! SATH-I MÜDAFAA VARDIR! O SATIH; BÜTÜN VATANDIR" gerçeğinden hareketle; ulusal, demokratik, laik, bağımsız, halkçı ve devrimci bir sosyal hukuk cumhuriyetini yaratabilmek ve koruyup geliştirebilmek için en kısa zamanda tüm kentlerimizde işçi, köylü, memur, küçük sanayici ve esnaf halk tarafından İL KUVAYI MİLLİYE MECLİSLERİ kurulup TÜRKİYE KUVAYI MİLLİYE MECLİSİ yaşama geçirilmelidir. Böyle bir demokratik halk inisiyatifinin doğal müttefiki, DÜNYANIN TÜM MAZLUM HALKLARI VE ONLARIN YİĞİT İŞÇİ SINIFLARIDIR.

1- Yarın çocuklarımıza; yerli-yabancı şirketlere satarak tükettiğimiz yeraltı ve yerüstü değerlerimizden dolayı ekonomik talana ve erozyona uğramış bir ülkeyi, işsizliği, pahalılığı, açlığı, bilimsel-teknolojik geriliği ve gericiliği, şovenizm illetiyle zehirlenmiş, bencilleşip iyice bozulmuş “birey”leri, dayanışmasız, sendikasız, kooperatifsiz, sosyal güvenliksiz köleleşmiş bir toplumu, artık yaşanamaz hale getirilen doğa şartlarımızı “ata yadigarı” bırakmak ister miyiz?

2- Bu Tarih-Toplum-Doğa gaspı ve yağması nasıl ve kimler tarafından önlenecek? “Devlet Babamız" mı engelleyecek bu genel dejenerasyonu ve çöküşü? "Özel Sektör"ün “liberalizmi” mi durduracak bu müzminleşmiş krizi ve kaosu? Çeteler mi? Şeriat mı? Anarşizm mi? Bölücülük mü?

3- An geçirmeksizin bir ÖRGÜTLENME SEFERBERLİĞİ’ne girişmek; “paranoyak” bir düşünce ve davranış mı?

4- Devleti yöneten siyasi iktidarlar, toplumu ve doğayı değil özel şirketleri kurtarmak için birbirleriyle yarışırlarken; kârdan başka bir amacı olmayan yerli-yabancı şirket ve holdingler, tarihi-toplumu-doğayı pervasızca ezip sömürürlerken; bizler, sorunlarımızın çözümünü yukardan beklemeye ya da özel sektörün “kâr dünyası”nda teklemeye daha ne kadar devam edeceğiz?

İlk Kuvayı Milliyeciler'in ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bıraktığı yerden, başlamalıyız örgütlenmeye ve doğurup dokumaya. Ama aynı hatalara düşmeden; yeniden 1946'ları, 12 Mart ve 12 Eylülleri yaşamak zorunda kalmadan... İllerde oluşturacağımız Kuvayı Milliye Meclisleri ve onların birleşmesiyle kurulacak Türkiye Kuvayı Milliye Meclisi ile irticaya, mandacılığa, özelleştirmeye, işsizliğe ve pahalılığa karşı "YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!" diyebilecek halk gücünü yığmak; tarihi ve yaşamsal bir görevdir. Çeşitli bahanelerle bu tarihi görevden kaçanlar ya da bu görevi sulandırıp ertelemeye çalışanlar "GAFLET VE DALALET... VE HATTA HİYANET İÇİNDE" olanlardır.

40 KATIR MI 40 SATIR MI?

Yazar Kuvayi Milliye Dergisi 20 02 2007   (Kuvayı Milliye sayı:19 Kasım-Aralık 1999)

 Kuvayi Milliye 

İç Savaşa Hayır

* Halkçılığı, ulusal/ekonomik bağımsızlığı terk ederseniz, laikliği demokratik yollarla koruyamazsınız. Elinize ‘sopa’yı aldığınız an, kime vurulacağını Koç’lar-Sabancı’lar belirler.

* Yerli-yabancı ortaklı büyük sermaye ‘sağ’ eliyle kara irticayı ‘sol’ eliyle de beyaz irticayı kışkırtıyor.

* Altı Ok bütünlüğünü ve Demokratik Cumhuriyet gerçeğini bir yana bırakarak dar bir “laiklik” anlayışını öne çıkaranlar, “sonuç”ları “neden” gibi gösteriyor.

* Demokrasi ve cumhuriyet, birbirini yadsıyan iki kavrammış gibi karşı karşıya getiriliyor.

* İşsizlik, pahalılık ve sömürüden bunalan halk tedirgin...

* Bir kısım ‘solcu’su; ikinci cumhuriyetçisi; ılımlı (gülen) islamcısı; ılımlı (‘akıllanmış’) milliyetçisi; ılımlı (çağdaş mandacı) ‘Atatürkçü’sü el, bel ve iş birliği içinde. Olağanüstü kıvrak ve esnek bir oyunun oryantal figüranları olarak, verilen “görev”i yerine getiriyorlar. 

 * Uluslararası tefeci, rantiye finans-kapital; ulusal cumhuriyetleri parçalamak, ‘yerinden yönetilen’ kent-şirket devletçikler kurup sömürge faşizmini bölgesel savaşla ayakta tutmak, kimi zaman demokratik, bazen despotik yollarla dünya doğasını ve insanlığı yok etme pahasına, sömürüsünü sonsuza dek sürdürmek içgüdüsüyle davranıyor. Sömürgelerindeki gönüllü işbirlikçiler “görev” için birbirleri ile yarışıyorlar.

* Kürt ve Türk şovenizmini kışkırtanlar, şimdi de irticanın ‘imtiyazsız’ olanına karşı ‘imtiyazlı’sını kışkırtarak “kaç ben kurtarayım” diyor.

* Bir yanda “laik” bir sömürü düzenini “birlik ve beraberlik” içinde sağlamlaştırmak isteyenlerin başını çektiği, drekt İsrail (dolaylı Amerika) destekli “batıcı”lar; diğer yanda cinayet ve tarikat çetelerinin başını çektiği Avrupe-Amerika destekli irtica.

* Yani; 40 katır mı 40 satır mı?

* Daha düne kadar 19 Mayıs - 27 Mayıs ruhuyla halkın gönlünde yerini almışken 12 Mart ve 12 Eylül’lere sürüklenerek uluslararası finans-kapitalin “our boys”luğuna kadar düşürülmek ve aşağılanmak durumuyla karşı karşıya kalan cumhuriyet kurumlarının mensupları, artık “şapka”larını önlerine koyup kime hizmet ettiklerini kendi kendilerine sormalıdır...”Evet, önümüzda iki yol var; 19 Mayısların ve 27 Mayısların bıraktığı yerden başlayıp “ya istiklal ya ölüm” çığlığıyla, kuvayı milliye azmi ve örgütlenme dinamizmiyle, geri dönüşsüz bağımsız-demokratik cumhuriyet ile yaşama sarılmak ya da köleler kalabalığı olarak sürünerek ölmek...Son AGİT ve Helsinki toplantılarında ülkemize ve halkımıza biçilen rol; Avrasya’da emperyalizmin taşeronu olmaktır. AB üyeliğine adaylığımızın bu şartla onaylandığı, Ecevit’in Helsinki’ye giderken; “Kıbrıs’ta ve Ege’de taviz verilmemiştir... Dünya’da bir Avrasyalılaşma sözkonusudur...” demesiyle de itiraf edilmiştir.Türkiye; ABD ve İsrail’in ‘fedaisi’, emperyalizmin Avrasya - Ortadoğu ‘taşeronu’ olarak mı Avrupa Birliği’nde?Nezih Gençler“Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askeri bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde, yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak (silahlı) kuvvetlere (onlar) emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve ulusun araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, ordu adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki, yurdu savunmaktan ve korumaktan ibaret olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya halkın kendisine kalıyordu... İşte buna KUVÂ-Yİ MİLLİYE diyoruz.” (Gazi, TBMM G.C.Z. C: 1 S: 6)Ne değişti? Değişen neydi de onlarca yıldır tüm yalvarmalara, tavizlere, ‘baskı’lara ve ‘blöf’lere rağmen nazlanan ‘Batılı dostlar’ birden bire yumuşadı ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday üyeliğini kabul etti? Sistemin fazlaca etkisinde kalmış sağlı-sollu kimi çok bilmiş aydınlarımıza göre Batı, Türkiye’yi; “adam olmadığımız için”, “toplumumuz, birey olamamış insanlardan oluştuğu için”, “yeterince demokratikleşemediğimiz için”, “PKK’yle barışa oturulmadığı için”, “Kürtlerin, ulusal kaderlerini tayin hakkı, Türkler tarafından engellendiği için”, “işkencenin ülkemizde  sistemli olarak devam ettiği için”, “kıyafet özgürlüğünün (türbanın) kısıtlandığı için”... dışlıyordu. Şimdi bunların hangi biri değişti de aday üyelik kabul edildi? Hiç biri değişmediyse, Batılılar, Türkiye’nin üyeliğine neden yeşil ışık yakıyor?

İç nedenler:

1- Türkiye’de etnik bölücülük, ‘Batılı dostlar’ tarafından her türlü desteği gördüğü halde, iç savaş çıkarmada başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Sağlı sollu tüm kışkırtmalara rağmen ne doğuda ne de batıda halk arasında Türk-Kürt ayrımcılığı ve çatışması çıkmamış, tam tersine, Anadolu bütünlüğünde, vatanseverlik temelinde ulusalcı ve halkçı arayışlar güçlenmiştir. Gerek örgütlü-örgütsüz halk kesimlerimizde, gerekse de bazı cumhuriyetçi kurumlarımızda emperyalizm ve irticaın ekonomi-politik dayanaklarına karşı, parlamentarizmin uyuşturucu ve aldatıcı regülatörlüğünü aşan güçlü bir uyanış ve tepki oluşmaya başlamıştır.

2- Türkiye’de, gene ‘Batılı’larca desteklenen dinsel bölücülük tutmamış, oluşturulmak istenen ‘cadı kazanı’ gerçekleşmemiş, kimi batılı ‘bilgin’lerin beklediği ve umduğu mezhepler ve dinler savaşı çıkmamıştır. ‘Dinci‘ ya da  ‘Laik’ maskeli çift yönlü kışkırtmalara rağmen, Anadolu halkı kardeşlik ve hoşgörü geleneklerini pekiştirmiş ve provokasyona gelmemiştir.Amerikan, Alman ve İsrail gizli servislerinin düz kafa skolastik mantıkla hazırladıkları ve bilgisayarlarda programlayıp başımıza örmeye kalktıkları tüm bu çorapların kokusu, sahibinin sesi medyanın tüm çabalarına rağmen, buram buram çıkıyor. Ne birkaç çetenin açığa çıkarılması, ne de bazı irtica odaklarının üzerine gidilmesi, asıl efendileri maskelemeye ve ellerini yıkamaya yetmiyor.

Dış nedenler:

1- İrtica ve PKK konusunda maskesi düşen emperyalizmin Avrupa ve Amerikan kanatlarının imdadına İsrail kanadı koştu. Etkisi altındaki tüm mason ve rotaryen güçleri, halkçı olmayan bir kuru laiklik maskesiyle harekete geçirdi. Böylece bir taşla birçok kuş vurulacaktı. Laiklik savunuculuğu halkçıların elinden alınacak, Anadolu halkıyla Ortadoğu halklarının arası açılacak, Cumhuriyet Kurumlarıyla halkın arası açılacak, laiklik cilasıyla faşizm provaları yapılacak, insanlar, irticanın gelişmesinin gerçek nedenleriyle değil “laiklik elden gidiyor” sonucuyla uğraştırılarak aydınların ve halkın kafası karıştırılacaktı. Kısmen başarılı da oldular. Halkla cumhuriyetçi kurumların kucaklaşmasını önlediler. İran ve Suriye ile soğuk savaş başlatıldı. Bu arada İsrail, ‘içerdeki museviler’in sağdıçlığıyla Türkiye egemenleri ile “mercimeği fırına verdi”. İsrail, düne kadar desteklediği PKK’nın başının yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi operasyonunda önemli ve kilit görev üstlenmiş, böylece Kuzey Irak’ta, Barzani liderliğindeki “Kürt” devletinin kurulmasına önemli bir katkı yapmıştı. Bu durum, ekonomik ve özellikle siyasi açıdan dibe vuran Avrupa - Türkiye ilişkilerini düzeltmeye çalışan Almanya’yı iyice telaşlandırdı. Öteki emperyalist güçlerin Türkiye’yi taşeron olarak Avrasya’da kullanmaları, Almanya için büyük ekonomik ve askeri kayıplarla sonuçlanabilirdi... Türkiye Avrupa’nın denetiminde bir Avrasya Taşeronu olmalıydı... Oysa İsrail, partner’i Türkiye’den “emin”di. Hem askeri, hem de ekonomik anlaşmalar imzalanmıştı. Bu durumda Türkiye’nin AB’ye girmesinde, İsrail açısından bir sakınca yoktu. Hem sonra işler İsrail açısından düzgün gitmezse, “Laiklik elden gidiyor” maskeli bir “SOL” cunta, yetmezse Türkiye-İran, Türkiye-Rusya savaşı; pamuk ipliğine bağlı Avrupa-Türkiye ilişkilerini koparabilirdi. 12 Eylül’ü yaptıranlar kim? Amerika ve Avrupa. İstemeyenler ise gene aynı Batılılar!Emperyalizmin Amerikan kanadı da, Avrupa kanadı da, İsrail kanadı da Avrasya’yı işaret ediyorlar. Her üçünün projesi de, Avrasya’da,  emperyalizmin sömürüsünü tahkim edici bir küreselleşmeye hizmet ediyor. Ancak bu operasyonu Amerika öncülüğünde tezgahlayanlar, -bugünlerde Türkiye’de yeni bir merkez sağ-liberal parti kurma girişimleri gündemde- ılımlı islâmı öne sürüyor, insan hakları ve demokrasi maskeleriyle ortalıkta kuş uçurtmuyorlar. Örneğin Graham Füller, İsrail projesini aceleci, fazla askeri ve tehlikeli buluyor. Ancak, tıpkı “Hitler Almanyası” gibi, günümüzün İsrail’i de emperyalizmin “haylaz çocuğu”. Söz dinlemiyor. Fethullah’ı yıpratmak için sağlı sollu her yolu deniyor. Amerika’nın desteğini alan Tayyip Erdoğan’ı yıpratmaya çalışıyor, Irak’ın hemen parçalanmasını, Türkiye, İran ve Suriye’den toprak alınarak Dicle-Fırat boylarında Kürdistan devletinin hemen kurulmasını dayatıyor. İsrail şirketlerinin GAP’tan toprak satınalmaları, İsrail’in birkaç kat’ı büyüklüğündeki Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği’nin İsrailli holdinglere satılmaya kalkılması, Çevik Bir Paşa’nın, Yahudi cemaatinden ödül alırken Amerika’da yaptığı konuşmada, İsrail-Türkiye ikilisinin Avrasya’da yapacak çok işinin olduğunu vurgulaması ve Rusya’nın durdurulması gereğinin üzerinde durması, ikili askeri anlaşmalar, ortak askeri tatbikatlar vs. hepsi kıyamet alametleri. Büyüyen İsrail ekonomisi ve askeri gücü, “tanrılar”dan güneşin altındaki yerini istiyor... Fazla sıkıştırılmaya da gelmiyor. Clinton’ın başına Monika belasını sarıveriyor. İsrail, insan hakları ve demokrasi konusunda Almanya ve Amerika kadar duyarlı değil. Bu konuda geçmişinin “temizliği”nden emin. Çok sıkışınca “Soykırım”ı gündeme getiriveriyor. Kendi dayatmalarını kabullenmeyen herkesi “Nazi”likle suçlayıveriyor... Oysa, İsrail istihbarat örgütlerine, Uğur Mumcu’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya kadar, Susurluk’tan Türki cumhuriyetlerine kadar sorulacak çok soru olduğunu sanıyoruz. Tüm bu cinayetleri ve provokasyonları “ÇİLLER ÖZEL ÖRGÜTÜ”, “SÜPER NATO”, “KONTR GERİLLA”, “GLADYO” gibi kişileştirici, göz kamaştırıcı, yabancılaştırıcı ve korku-umutsuzluk-panik yayıcı sansasyonel adlarla uydurma örgütlere ısmarlamak ve herşeyi Amerikan emperyalizmine bağlamak bazı gerçekleri örtebilir. Örneğin Özdemir Sabancı cinayetinde, Japonya’ya karşı İtalya, Fransa ve Almanya (Avrupa) öncülüğünde kurulan, Amerika ve İsrail’in de ‘okey’lediği üçlü ittifakı görmemek, sosyal körlük ya da gerçekleri gizlemekten kaynaklanır...Alman projesi ise; Avrasya’ya küresel sömürünün yerleştirilmesini, kendi öncülüğünde, daha “demokratik” ve sivil toplumcu maskelerle sağlamanın peşinde. Akdeniz ve Karadeniz belediyeleri koordinasyonu, yerinden yönetim girişimleri, gençlik ve demokrasinin geliştirilmesi projeleri, nükleer karşıtı ve çevreci yaklaşımlar, demokrasi maskeli yeni parti girişimleri... Bütün bunlar Alaman bombasının maskeleri. İnsan hakları ve demokrasi konusunda, partneri Amerika ile aynı sakızı çiğniyor. Oysa dün ve bugün en büyük biyoloji ve kimya silahları üreticisi Amerikan ve Alman firmaları, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve tüm dünyada “ticaret” yapıyor. Amerikan, Alman ve İsrail çıkışlı bu üç projenin arkasında, birbiriyle oransız büyüyen finanskapital holding gruplarının güçler dengesine göre değişen çıkarları var. Avrupa kökenli büyük sermaye ile Amerikan ve diğer büyük sermaye grupları, paylaşımın oranı konusunda birbirleriyle tepişiyorlar. Avrupa, Türkiye’nin aday üyeliğini böyle bir momentte kabul etmiş, ancak bu aday üyelik, Amerika ve İsrail’in denetim, gözetim ve okey’i ile gerçekleşmiştir.

2- Türkiye ve Güney Kıbrıs’ın AB’ye alınması, İsrail için dolaysız (hem ekonomik, hem askeri hem de siyasi), Amerika için ise dolaylı (ekonomik ve siyasi) bir geri adım anlamına gelir. Ancak, Amerika ve İsrail’in, Türkiye ve Kıbrıs’ın AB üyeliğine karşı çıkması, gerek Kıbrıs kamuoyunda gerekse de Türkiye kamuoyunda İsrail’i de Amerika’yı da yıpratmaktan başka bir sonuç vermezdi. Bu nedenle, Güzelyurt ve özellikle Magosa bölgelerinin de içinde bulunduğu, Avrupa-İngiltere ve dolaylı Amerika denetimindeki Güney Kıbrıs’tan ayrı bir Kuzey Kıbrıs “Türk” bölgesinde, İsrail‘inaskeri ve ekonomik denetiminin AB’ye ve hatta Amerika’ya rağmen sağlanması şartıyla Kıbrıs adası her türlü birliğin içinde yer alabilirdi. Bu İsrail’in çıkarlarıyla çelişmez.Önümüzdeki yıllarda, işte bu dört ayaklı ameliyat masası üzerinde, Türkiye’nin beş duyusunun ve iç-dış organlarının, tümüyle sinir sisteminin, solunum ve dolaşım organlarının “uyum operasyonları”ndan geçirilmesi planlanıyor. Türkiye’nin, iç politika’dan dış politikaya, ekonomiden silahlı kuvvetlere kadar tüm yapıları emperyalist küreselleşmeye uyumlu hale getirilecek. Bir çeşit perestroyka ve glastnost uygulaması ile bugünkü Türkiye coğrafyamızda, emperyalist metropollerde planlanıp devreye sokulan baskı ve sömürü projelerinin gereklerine uygun bir yapılanmaya gidilecek ve Türkiye de bu uygulamada üzerine düşen ya da biçilen rolü oynayacak.Şimdi şu sorulara hangi babayiğit doğru yanıtlar verebilir? Egemenlik kayıtsız şartsız nerede ve kimlerin elinde? Yasama yetkisini kimler ele geçirmiş? Vekiller kimin vekilleri? Yürütme neyin ve kimin adına yürütme yapıyor? Yargı bağımsızlığından, Türkiye Cumhuriyeti’nden bağımsız yargı mı anlamamız gerek artık? Bu yapılanlar, beğenmediğimiz 1982 Anayasasına bile aykırı değil mi? Hani nerede “ilelebet” yaşayacak bağımsız Türkiye Cumhuriyeti? Nasıl “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diyebileceğiz? Hele devamını, değil dile getirmek, düşünebilecek miyiz?

Peki ne yapmalı? Nereden başlamalı? Nasıl?

Bugün geldiğimiz durum tıpkı 1919'daki gibi: Aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmek, bütün tersanelerine girilmek, bütün orduları dağıtılmak ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmek üzere. "Gaflet, dalalet ve hatta hiyanet" kol geziyor. "İktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle" birleştirmiş. "Millet, fak'ru zaruret içinde harap ve bitap". "Misak'ı Milli", "Tevhid'i Tedrisat", "Kılık-Kıyafet", "istiklal" ve tümüyle "Cumhuriyet" ciddi tehdit altında.Emperyalizmin güttüğü yerli-yabancı ortaklı şehir ve kasaba rantiyeleri; demokrasi ve cumhuriyet filizlerini kesip yoketmek üzere son vuruşa hazırlanıyor. Bir yandan özelleştirme, küreselleşme, 2. cumhuriyet, sivil toplumculuk, anarşizm, bölücülük, sözümona demokrasi ve yeni sol, mandacılık; diğer yandan şeriat - tarikat ve cinayet çeteleri; emperyalist güç odaklarının işgal kuvvetleri olarak görev yapıyor."Demode" konuları kamuoyunun gündemine getirip "değerli" zamanınızı çaldığımızı düşünüyorsanız, "ÖZÜR DİLERİZ." Ama bizler; bilimin ışığında, bilinçli ve kararlı adımlarla yolumuza devam edeceğiz. "Arkanızdayız!", “Gözlüyoruz!” “Destekliyoruz!” demek, "kör testere"den ve emperyalizme kul-köle olmaktan kurtulmaya yetmeyebilir. Kuvayı Milliye Ocakları yurdumuzun her yanında yeniden tütmeye başladı. Herşeyden önce kendiniz için, geleceğiniz için bir meşale de siz alıp yörenizde ocağınızı ateşleyin!  Cumhuriyetimizin kuruluş aşamasından gelen ilerici ve devrimci yapı "batılılaşma", küreselleşme ve özelleştirme adı altında ortadan kaldırılmak; ulusal, demokratik, halkçı, devrimci, laik, sosyal hukuk cumhuriyeti ilkeleri ve devrim yasaları yokedilmek; ülkemiz, yerli-yabancı ortaklı finans-kapitalistler ve rantiye eliyle karanlık maceralara sürüklenip parçalanmak üzere. Bu yeni bir tehdit değildir. 100 yıldır planlanan ve bize Sevr olarak dayatılan kölelik düzeni, 1917 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin kuruluşu ve 1919-1923’de “Halk İdaresine Dayalı, Halkçılık Programlı” Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile tarihin çöp sepetine atılmış, “Doğu sorunu” dondurulmuştu. Türkiye Cumhuriyeti’nde 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde alttan alta başlayan karşı devrim, 1935’lerden sonra azgınlaşmış, 1950’lerde iktidar olmuştur. 12 Mart ve 12 Eylül ile  Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinin fütursuzca yokedilmesi hızlanmıştır. 1989’da günahıyla sevabıyla, emperyalizme karşı hiç değilse bir denge unsuru olan Sovyetler Birliği dağıldı. TC’nin içine düşürüldüğü durum ve SSCB’nin dağılması; bu iki olay, emperyalizmin 100 yıldır uygulama fırsatı bulamadığı projelerini yeniden gündeme getirmesi için uygun bir ortam yarattı.   Bir yandan AMERİKA ve İSRAİL’in oyunları, diğer yandan AVRUPA'NIN (başta Almanya'nın) Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya’daki BALKAN PROVOKASYONLARI; iki yüzü kesen tek bir kılıç gibi işliyor. Uluslararası finans-kapital soygun şebekesi, şirketler dengesine göre kimi zaman güneyden, kimi zaman da kuzeyden "kesim" operasyonları tezgahlıyor. Emperyalizmin ilk hedefi; gloBÖL demokratlıkla ya da BÖLgesel savaşlarla ulusal devletleri yıkmak, sonra da holdinglerin pazar ve nüfuz paylaşımı... "Özgür Birey"ler kertesinde örgütsüzleştirip "sivil"leştirdikleri gönüllü kölelerden oluşan küresel "yeni dünya düzeni"nde, "yerinden!" yönetilen çete-şirket devletler... Atomlarına kadar parçalanmış, patlatılmayı bekleyen "numaracı cumhuriyet"ler..."İŞTE BU AHVAL VE ŞERAİT İÇİNDE... İSTİKLAL VE CUMHURİYETİ" KURTARMAK İÇİN YENİDEN KUVAYI MİLLİYE!Kuvayı Milliye'yi ve Halkçılık Programı'nı asgari değil AZAMİ MÜŞTEREK olarak ele alıp GERİ DÖNÜŞSÜZ ulusal, demokratik, halkçı, devrimci, bağımsız ve laik bir sosyal hukuk cumhuriyetini yaşama geçirmek için;1. Her türlü gerilik, gericilik, irtica, şeriat "mihrakları"nın, bölgelerarası dengesiz kalkınmanın ve gelir dağılımı uçurumunun baş nedenlerinden biri olan feodal ve rantiye kalıntıların,2. Yasalar, anayasa ve uluslararası normlarla güvence altına alınmış, fabrikada-tarlada-bürokraside-üniversitede-poliste-doğuda-batıda; eşit vatandaşlık, fırsat eşitliği, ekonomik-sosyal adalet, hukukun üstünlüğü, örgütlenme ve diğer insan hakları gibi temel evrensel kuralları hiçe sayan sınıf, zümre, kişi ve kuruluşların, 3. Devlet içinde devlet olan çetelerin EKONOMİ-POLİTİK KÖKLERİNİ KURUTUP, ONLARI TARİHİN ÇÖP SEPETİNE ATMAK İÇİN; yeniden KUVAYI MİLLİYE ruhu, heyecanı ve dinamizmiyle, örgütlü - örgütsüz tüm halk kesimlerimiz ve aydınlarımız kenetlenmelidir."...biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla iktifa etmiyoruz; aynı zamanda Batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen vasıtalarıyla Türk milletini emperyalizme vasıta olarak kullanmak istemelerine de engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz." (Gazi, 20 Haziran 1920)Kuvayı Milliye ve Halkçılık Programı; öncelikle ülkemizin ve halkımızın, sonra dünyanın tüm ezilen ve sömürülen mazlum halklarının GÜNEŞİDİR."...Şarktan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye (gelişime) ve refaha müteveccih olacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve manilere rağmen, muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır... emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır."    (Gazi Mustafa Kemal, 1933)Ezilen ve sömürülen mazlum halkların enternasyonal dayanışması ve güçbirliği temelinde, kapitalizme ve emperyalizme karşı yeni bir birleşmiş milletlerin örgütlenmesinin kaçınılmaz olduğu da bir gerçektir.Tüm bu “MANZARA-I UMUMİYE” karşısında, halkımızın iradesini egemen kılacak olan kuvayı milliyenin tüm “vatan sathı”nda ve işçi, köylü, memur, küçük sanayici ve esnaf kesimlerimizden oluşan halk içinde örgütlenmesi ve iktidar olması için üzerimize düşen tarihi misyonu yerine getirebilmek amacıyla YENİDEN KUVAYI MİLLİYE.“Eski Osmanlı İmparatorluğu’ndan yeni bir Türk Devleti doğmuştu. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her baĞImsIz devlet gİbİ haklarInI tanItacaktIr. Sevres antlaşması Türk milleti için öylesine uğursuz bir idam kararnamesidir ki, onun bir dost ağzından çıkmamasını dileriz. Bu konuşmamız sırasında bile Sevres Antlaşması’nı ağzıma almak istemem. Sevres Antlaşması’nı kafasından çıkarmayan milletlerle GÜVEN TEMELİNE DAYANAN ilişkilere girişemeyiz. Bize göre böyle bir antlaşma yoktur. Londra’ya giden delege heyetimizin başkanı eğer bundan bahsetmemişse, verdiğimiz talimat ve yetki çerçevesinde hareket etmemiş demektir. Yanlış iş görmüştür...”“Aydın olsun cahil olsun, istisnasız milletimizin bütün fertleri, belki işin içindeki güçlüğü iyici kavramamış olsalar bile, bugün yalnız tek bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta; İSTİKLÂLİMİZİN TAM OLARAK KAZANILMASI VE DEVAM ETTİRİLMESİDİR.Tam istiklâl demek, elbette, SİYASÎ, MALÎ, İKTİSADÎ, ADLÎ, ASKERÎ, KÜLTÜREL vb. her alanda tam bir bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmak demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden yoksun kalmak, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün istiklâlinden yoksun kalması demektir.Biz, bunu elde etmeden barış ve huzura kavuşacağımız inancında değiliz...”  (Gazi’nin Fransızlarla yapılan Ankara Anlaşması ile ilgili, Söylev’de yaptığı açıklamalardan) 

BİRKEZ DAHA UYARIYORUZ

 21 02 2007 Yazar Kuvayı Milliye Dergisi

(Kuvayı Milliye Dergisi’nin Mart – Nisan 2002 tarihli 33. sayısından)

Sivil Savunma Seferberliği - Halkın Ordulaşması - Ordunun Halk(çı)laşması yaşamsal zorunluluktur !..

Çok laf sadece aptallara söylenmez....

“Geliyoruum!” diye bağıra çağıra gelen tehlikelere, böl-parçala-yerelleştir-özelleştir-sömürgeleştir oyunlarına kaygısızca bakakalanlara da;

yabancı ortaklı şirketlerinin ve holdinglerinin çıkarını ulusal çıkarlarımızın önüne koyarak vatanımızı ve halkımızı sömürgeleştirenlerin “demokrasi” maskeli oyunları karşısında eli kolu bağlı durup yalnız şikayet edenlere de;

“dahili ve harici bedhahlar”, mevcut anayasayı bile çiğneyip, kuruluşumuzdan gelen temel yasa ve  dayanakları tümüyle ortadan kaldırarak Alman, Amerikan ya da İsrail güdümü ve mandalığı altında ülkemizi ve halkımızı yokoluşa sürüklerken, hâlâ “gaflet ve dalalet” içinde olanlara da;

Halkımızın Örgütlü Öncülüğünde Yeniden Kuvayı Milliye Programlı pratik önerilerimizi, Halk Temsilcileri Kurucu Meclisi ve Sivil Savunma Seferberliği duyurularımızı, “Ulusa Çağrı”larımızı, “Açık Mektuplar”ımızı ve daha bir çok değerlendirme ve taslak önerilerimizi yanıtlama gereğini bile duymayan demokratik kitle-meslek örgütlerinin ve cumhuriyet kurumlarının temsilcilerine de; çok laf söylemek gerekebilir...

Algılama ve refleks gösterme özürlülere de tekrar tekrar söylemek, anlatmak, içine itildiğimiz bataklıktan çıkış yollarını bıkmadan, usanmadan, yeniden ve yeniden göstermek gerekebilir...

Okuyan, dinleyen, anlayan varmış gibi...

Örneğin Kasım 2000 tarihli 25. sayımızda:

“Çağımızın savaşları, sadece askeri saldırı ve işgallerle olmuyor. Ekonomik, ticari, teknolojik, sanayi ve tarımsal, moral ve kültürel alanlardaki saldırı ve çökertmeler, hisse senetli $galler ülkelerin ve halkların varlıklarını tehdit ediyor. Bu nedenle, dünyamızda:

Ekonomik ve sosyal adalete dayalı, doğayla ve toplumla çelişmeyen bir topyekun kalkınmanın sağlanabilmesi; yaşanabilir bir doğa ve toplum kurulabilmesi; ekonomik, sosyal, siyasal, doğal ve askeri her alanda geri dönüşsüz nihai barışın ve adaletin sağlanabilmesi; Halkçı Cumhuriyetler - Cumhuriyetçi Halklar Birliği’nin gerçekleşebilmesi; hisse senetli $galin durdurulabilmesi; halkların ordulaşması, orduların halk(çı)laşması;

yaşamsal gereksinimlerdir. Tüm bunlar için

Mazlum Halklar Sivil Savunma Seferberliği” dosyasını açtık ve

Filistin halkımızın yanındayız

• İsrail’le imzalanan askeri anlaşmalar hemen iptal edilmelidir.

• İsrail istihbarat subaylarının ve silahlı kuvvetlerinin ülkemizdeki her türlü faaliyetine derhal son verilmelidir.

• Başta İsrail olmak üzere, emperyalist merkezlerin yerli ortakları aracılığıyla, direkt ya da dolaylı yollardan gaspettikleri tüm araziler, kıyılar ve GAP toprakları, kamu destekli üretici kooperatiflerine devredilerek millileştirilmelidir.” dedik...

Ocak 2001 tarihli 26. sayımızda:

“Durum Değerlendirmesi ve Gündem” başyazımızda “Batı’lı emperyalistlere karşı bir başka emperyalist güç merkezinin kucağına oturmak... Almanya ve Avrupa’ya karşı İsrail ve dolaylı ABD ittifakları ya da tersi; yağmurdan kaçayım derken doluya tutulmaktır.” gerçeğini yineledik. Filistin sorununun petrol sorunu olduğunun altını çizdik. Bir taraftan anarşizm ile hesaplaşırken diğer taraftan gerçekten halkçı ve ulusal bir cumhuriyet yaratmanın temellerini attık...

Mart 2001 tarihli 27. sayımızda:

İçine düşürüldüğümüz kaos ortamından çıkış yollarını, “Ulusa Çağrı”mızda yer alan pratik ve hemen gerçekleştirilebilir önerilerle aydınlattık. Uluslarüstü sermayenin hayati enerji gereksinimi için Dünya’yı nasıl ateşe atabileceğini göze batırdık...

Mayıs 2001 tarihli 28. sayımızda:

Tüm saptama ve önerilerimize sağır ve dilsiz kalanlara “Açık Mektup”lar yayınladık, ayrıca e-mail’ler gönderdik...

Temmuz 2001 tarihli 29. sayımızda:

Kuvayı Milliye Partisi Tüzük ve Program Taslağı’mızı, Ekonomik ve Sosyal Adalet ilkeli yeni bir Anayasa Teklifi’mizi, Hisse senetli işgale karşı ne küreselleşme, ne özelleştirme, ne de bürokratik KİT’lenme; halkçı, ulusalcı, demokratik merkeziyetçi kuvayı milliye reorganizasyonunu yayınladık.

Kamu bankaları ve arazileri, KİT’ler, SSK, Tarım, eğitim ve sanayi sorunları üzerine somut, pratik öneriler sunduk.

Eylül 2001 tarihli 30. sayımızda:

“Kaçan Moment, Tarihi Misyon ve Görev”i  hatırlatırken, “Mazlum Halklara Karşı ABD, AB ve İsrail Güdümlü Haçlı Seferlerine; Küresel Faşizme Hayır” dedik... “Yurtta: halkçı cumhuriyet ile cumhuriyetçi halk bütünlüğü; halkın ordulaşması, ordunun halk(çı)laşması... Bölgede ve Dünya’da: mazlum halkların ve onların halkçı, ulusal cumhuriyetlerinin özgür, demokratik, kardeşçe birliği”ni önerdik... Deccal’ın kapımızı çalamaması için “Yurtta Sulh, Cihan’da Sulh” sözünün nasıl yaşama geçirilebileceğini tartıştık.

Kasım 2001 tarihli 31. sayımızda:

“Küresel saldırılar zincirine karşı ulusal direnişler zinciri” önerdik... “Ne Amerikan üsleri, ne emperyalist NATO güçleri, ne Avrupa Güvenlik Kuvvetleri, ne İsrail ile yapılan askeri anlaşmalar, ne de yabancı ortaklı holdinglerin ve işbirlikçilerin oyunları; ülkemizi, halkımızı, ordu gençliğimizi, üniversite gençliğimizi ve çalışan gençliğimizi yıldıramaz - bölemez” inancımızdan hareketle yok edilmeye karşı yaşam cephesinin temellerini attık...

Ocak 2002 tarihli 32. sayımızda:

Bir taraftan 12 Mart ile hesaplaşırken diğer taraftan “Kumarhane Kapitalizmi”nin maskesini düşürüp sosyalizmin yaşamsal zorunluluğunu ve kaçınılmazlığını gösterdik. Emperyalist sistemin Avrupa güç merkezinin ülkemize neler dayattığını Avrupa’nın kendi kaynaklarından belgeleyen Türk-İş raporunu yayınladık, tanıttık, kitapçığını dağıttık...

Bu sayımızda da; tüm vurdumduymazlıklara, aymazlıklara, sağır ve dilsiz kalışlara, sansür girişimlerine, yok saymalara, susuşlara, görmezden-bilmezden gelişlere rağmen, Kuvayı Milliye dergisi olarak inatla, inançla, azimle ve kararlılıkla, insanlığa karşı Ortadoğu’da, Ortaasya’da, Afganistan’da, Türkiye’de, Filistin’de gerçekleştirilen ABD-AB-İsrail saldırılarına karşı savaşarak yaşamaya devam ediyoruz...

Yurtta sulh Cihan’da sulh için mazlum halkların kardeşliği

Dün Sovyetler Birliği ve Yugoslavya, bugün Irak, Afganistan ve Filistin halklarına karşı işlenen cinayetler, yarın halkımıza ve ülkemize karşı Kıbrıs, Ege, Güneydoğu bahaneleriyle aynen uygulanacak. O ülkelere ve halklara karşı yapılan bombardımanların çok daha şiddetlisi ve acımasızı bize yapılacak. Uluslarüstü finans-kapital ENERJİ, SU ve TARIM havzalarını %100 denetim ve güdümü altına almak istiyor. Emperyalizm; bir türlü tam olarak entegre edip ‘sistem’e uyumlu hale getiremediği halkımızı, uyuşturamadığı gençliğimizi, yaşayan komün gelenek-göreneklerimizi, vatanseverliğimizi, milletçiliğimizi, halkçılığımızı, ordu gençliğimizi, üniversite gençliğimizi, işçi ve işsiz gençliğimizi kırıp yok etmeden bunu gerçekleştiremeyeceğini biliyor. Ülkesi ve halkıyla Türkiye’nin varlığı buna engel. Bu nedenle ülkemizi parçalayıp halkımızı dağıtmak ve Türkiye’yi yok etmek istiyor.

Bugün artık ülkemizin ve halkımızın varlığını ve çıkarlarını klasik ordu ile, yalnızca TSK ile savunamayacağımız belli olmuştur. Günümüzde, denge politikalarının, belli bir aşamadan sonra işe yaramayacağı da açığa çıkmıştır. Emperyalizm; ya benden yanasın ya da teröristsin buyuruyor. Eğer onurlu ve insanca yaşayacaksak; egemenlik kayıtsız şartsız halkımızın olacaksa; işsizliğe, pahalılığa, açlığa mahkum olmayacaksak; daha fazla zaman yitirmeden ordulaşmış halk ve halk(çı)laşmış orduyu gerçekleştirmeliyiz... Bizim gibi ülkeler ve mazlum halklarla ekonomik, demokratik, sosyal, siyasi ve askeri her türlü stratejik kardeşliği ve ortaklığı hızla gerçekleştirip bölge ülkeleri ile Ortadoğu-Avrasya Paktı’nı yaşama geçirmeliyiz.

Uyarıyoruz! Hisse senetli $gal askeri $gale dönüşmek üzere...

NASIL BİR SSK?

Yazar Kuvayi Milliye Dergisi

22 02 2007(Kuvayi Milliye Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2001 tarihli 29. sayısından)

Parti Programına Ek Geçici Madde lll:Ulusal ve Halkçı Cumhuriyet İçin Özerk ve Demokratik Merkeziyetçi SSK

KISA TARİHÇESİ

SSK’nın sorunlarını sıralamak, “Şöyle yapılsın! Böyle önlem alınsın!” demek yetmez. “Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım!” mantığı ve “salla başını al maaşını!” yöntemi ile Kurum’daki kangrenleşmeye katkıda bulunan “devletçi” gericilik, “liberal” gericiliğin özelleştirme duvarına çarpar. SSK’da, her türlü geriliğe ve gericiliğe karşı etkin bir yapılanma, daha fazla zaman kaybetmeden hayata geçirilecektir.SSK; kurulduğundan beri hiçbir katkı ve destek görmediği devletin etki ve güdümündedir. Siyasi iktidarların sürekli baskı ve müdahaleleriyle “yönetilen” SSK’nın 1995 bütçesi 182 trilyon, 1996 bütçesi ise 419 trilyondur. SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’da biriken sigorta primlerinin yurtiçi tasarruflar içindeki payı; 1993’de %39,2 iken, 1995’de %50’leri, 1996’da %65’i aşmıştır. Bu, yerli-yabancı holdinglerin iştahını kabartmaktadır. Onlar, özelleştirme kervanına SSK’yı da katmanın “makul” ve “esnek” gerekçelerini ve yollarını arıyorlar, buluyorlar ve deniyorlar. Devlet ve medya; bu operasyona “kamuoyu” oluşturmak için, özellikle son 10 yıldır gece-gündüz “çalışıyor”.SSK’nın; bu haliyle bile, sağlık hizmetlerini ucuza malettiği, ucuz ilaç ve tıbbi alet politikalarıyla yerli-yabancı sermayenin vurgununu zorlaştırdığı herkesçe biliniyor. Hele bir de SSK, halktan yana özerk-demokratik bir yönetime kavuşur da, toplum sağlığını olumlu yönde geliştirecek ve kâr amaçlı yaklaşımlar aleyhine yeni alternatifler hayata geçirip örnek olabilecek dev potansiyelini etkin olarak kullanabilirse; “Allah, tıbbi alet ve ilaç firmalarını korusun!” SSK, işte tüm bunlar için ortadan kaldırılmak isteniyor. Böylece, insanlarımızın; kârdan başka bir amacı olmayan özel sigorta ve “sağlık” firmalarının insafsızlığına terkedilmesi hedefleniyor.SSK’nın, 1945 tarih ve 4792 sayılı Kuruluş Kanunu’nun ilk maddesinde; “Kurum, bu kanun ve özel hukuk hükümlerine tabidir. Mali ve idari bakımdan özerktir ve tüzel kişilikte bir devlet kurumudur.” denilmektedir. Gerekçede de; “devlet kurumu olmanın bütün imkanlarından yararlanabilecek, buna karşılık siyasi iktidarların müdahale ve direktiflerinden, mali ve idari bakımdan tam bağımsız olarak düşünülmüştür.” denilmektedir. SSK Genel Kurulları, uzunca bir süre her yıl toplanmış ve Yönetim Kurulu da; 4 hükümet, 2 işveren, 2 işçi, 1 emekli, 1 SSK çalışanları temsilcisinden oluşmuştur.12 Eylül’den sonra; o zamana kadar yetersiz de olsa çalışanların ağırlığıyla oluşturulan Yönetim Kurulları’nın yapısı değiştirilmiştir. 1982 yılından itibaren Yönetim Kurulları; 3 hükümet, 1 işveren ve 1 işçi temsilcisinden oluşturulmuş, 1986’dan itibaren de, zaten danışma dışında hiçbir yaptırım gücü olmayan SSK Genel Kurulları 3 yılda bir toplanır olmuştur. Mali ve idari özerklikten bahseden yasanın ruhu çiğnenerek, bugüne kadar 50 Genel Müdür atanmış, her Genel Müdür’ün ortalama çalışma süresi 1 yıl olmuştur. SSK Yönetim Kurulu, 1993 yılında çıkarılan 3918 sayılı yasa ile; 1 Başkan (Genel Müdür) ve 6 üyeden oluşturulmuştur. Yönetim Kurulu’nun; Genel Müdür dahil 4 üyesi siyasi iktidar tarafından atanmakta, diğer 3 üyeyi ise işçi, işveren ve işçi emeklileri temsilcileri oluşturmaktadır. SSK Kanunu’nun 10. maddesi; “Yönetim Kurulu; Kurum’un en yüksek yönetim, karar, yetki ve sorumluluğunu taşır.” derken, 11. maddesi; Yönetim Kurulu’na, “Kurum’un yıllık yönetim giderleri bütçesi ve memur-hizmetli kadrolarını inceleyip tesbit etmek; bütçe bölümleri arasında aktarmalar yapmak; Kurum’un bilançosunu, yapılan işler raporunu, Genel Müdürlük’çe hazırlanan her çeşit yönetmelikleri incelemek” görev ve yetkilerini vermiş, ancak, Yönetim Kurulu’nun bu konuda alacağı bütün kararları Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın onayına sunmak zorunluluğunu getirmiştir.SSK Genel Kurulu’nun yapısı ve görevleri, 1986 tarih ve 3330 sayılı yasa ile yeniden belirlenmiştir. Bu yasaya göre Genel Kurul, Çalışma Bakanı’nın veya görevlendireceği bir kişinin başkanlığında, bakanlıklardan ve diğer kamu kurumlarından seçilen 7 temsilci; YÖK’ün üniversitelerden seçtiği 5 öğretim üyesi; en fazla işçi ve işvereni temsil eden konfederasyonların 50’şer temsilcisi ve 10 emekli işçi temsilcisinden oluşmaktadır. Genel Kurul, Çalışma Bakanı’nın çağrısı ile 3 yılda bir toplanmaktadır. Genel Kurul’un görevlerini belirleyen 14. madde, Genel Kurul’a, seçimle gelecek üyelerini ve yedeklerini seçmek dışında hiçbir yetki ve sorumluluk vermemektedir. Genel Kurul, SSK’nın bilanço ve faaliyet raporları üzerinde, Genel Kurul’a sunulan ve Kurum’un çalışmalarını ilgilendiren Komisyon Raporları hakkında, sosyal sigortalar konularında düşünce ve dileklerini bildirir. Çalışma Bakanlığı’nın isteği üzerine danışma mahiyetinde kararlar alır. Genel Kurul, görüşme sonuçlarını raporla tesbit eder. Bu raporlar, Çalışma Bakanlığı’na ve Başbakanlık Denetleme Kurulu’na gönderilir. Genel Kurul karar ve görüşlerinin siyasi iktidarın tercihleri karşısında hiçbir geçerliliği ve etkinliği yoktur ve bugüne kadar da olmamıştır.Görüldüğü gibi, özellikle son 20 yıldır devam eden özelleştirme döneminin siyasi iktidarları, SSK’ya katkıda bulunmadıkları gibi, kaynaklarını da talan etmişlerdir.Tüm Yönetim Kurulu kararlarının uygulanması Çalışma Bakanlığı’nın onayına bağlı olan, atamaların Başbakanlığın iznine tabi olduğu, tüm yatırımlarında DPT’nin onayı gerektiği, Yönetim Kurulu yapısının siyasi iktidar ağırlıklı olduğu, Genel Kurulu’nun sadece danışma görevi yaptığı bir Kurum batma durumuna gelmişse; sorumlu siyasi iktidarlardır, devlettir.Hele bu iktidarlar ve devlet tüm bunların üzerine, bir de, 1996 Bütçesi’nin 6. ve Maliye Bakanlığı Bütçesi’nin ilgili maddeleriyle SSK’yı vesayet altına alıp kısmen ya da tamamen satma, yerli-yabancı sermayeye peşkeş çekme ardniyetlerini, “Aman! Battı! Batıyor! Zarar ediyor!” çığlıklarıyla gizlemeye kalkıyorlarsa, bu; ev sahibine baskın çıkmaya çalışan yavuz hırsızın telaşıdır.KİT’lerin, sosyal güvenlik kurumlarının ve SSK’nın içine düşürüldüğü durum; toplumumuzun genel tarihi gidişinin göstergeleri ve yansımalarıdır.Bu sebeple, SSK’nın veya KİT’lerin ya da örneğin üniversitelerimizin sorunlarını toplum sorunlarından bağımsızmış gibi ele alıp onları tek tek “kurtarmaya” kalkmak; halkı kandırmak değilse saflık ve ütopyadır. Konu, genel toplumsal sorunlarımızla içiçe ele alınıp işlenirse bir anlam taşır.Hemen her kesimden insanlarımızın aşınıp yozlaştığı şu günlerde, “yönetime katılım”, “halka açılım”, “örgütlü toplum”, “yerinden yönetim”, “sivil toplum” ve benzeri sloganlar kimsenin dilinden düşmüyor. Medyanın gözümüze tuttuğu “projektör” ve kulağımızın dibinde patlattığı “bomba”larla her an gündemde olan bu parlak ve moda sözlerin “körlük - sağırlık” yaratıcı etkilerinden korunabilmek için, toplumsal olay ve ilişkilerimizi tarihi gelişimleriyle duruca bilince çıkarmalıyız.

GEREKÇELER

Toplumsal gelişmenin kaçınılamaz bir sonucu olarak filizlenen yeni ekonomik, sosyal, bilimsel, kültürel, sanatsal oluşumlar; ÖZERKLİK ve DEMOKRATİKLİK sayesinde gerici ve tutucu baskılardan (bir dereceye kadar) korunabilir. Özerk-demokratik yapılanmaların garantörü; ne devlet ne özelleştirme ne de “iyi yönetici”lerdir. Örneğin sosyal güvenlik alanında: SSK’nın gelişebilmesinin gerekleri ile sosyal sigortalıların çıkarları arasında uzlaşmaz çelişkiler olmadığı, tam tersine; aralarında, Kurum’a işlerlik kazandıracak hayati bir bağ olduğu bilinen bir gerçeklik. İşte bu nedenle; SSK’nın özerkliğinin, demokratikliğinin ve gelişip yaygınlaşmasının garantörü: Çalışanlarımızın örgütlü yönetimidir. Ancak böyle bir yönetimle; SSK’nın gelişimini duralatıp engelleyen, onu bir zırh bir kabuk gibi kuşatıp sıkıştırarak normal gelişimini olanaksızlaştıran etken ve şartlar birer birer ortadan kaldırılıp, SSK’nın önündeki engel ve molozlar temizlenebilir.- İşverenlerin kaçak işçi çalıştırmasına  göz yumup Kurum’u trilyonlarca gelirden mahrum eden, - İşverenlere, onlarca kez prim borcu affı çıkaran,- SSK paralarını, enflasyonun ancak %20’si kadar faiz geliri getiren “Hazine Bonoları”na yatırtan,- SSK primlerini yatırmayıp gaspeden işverenlerin, bu paraları faizsiz kredi olarak kullanmasına gözyuman,- Hiçbir prim karşılığı olmayan “Sosyal Yardım Zammı”, “Kıyak Emeklilik” vb. uygulamaları SSK’ya yükleyen,- SSK’nın ilaç fabrikasını geliştirmeyerek, Kurum’u çok uluslu ilaç tekellerine soydurtan,- SSK gayrimenkullerini düşük kiralarla peşkeş